26 Ağustos 2012 Pazar

"Bundan yirmi yıl sonra yapmadığın şeylerden yaptıklarından daha fazla pişmanlık duyacaksın.
Bu yüzden halatlarını söküp at.
Güvende olduğın limandan ayrıl.
Yelkenlerini rüzgarla doldur.
Araştır! Hayal et! Keşfet!"

-Mark Twain


*****

-"Seneye konservatuvar sınavına mı girsem, baba?"
-"Hayır."
-"İyi de ben çizmek, dans etmek, oynamak, şarkı söylemek, yazmak ve işimi şansa bırakmamak istiyorum."
-"Hayır."
-"Bundan sonra bu set muhabbetleri daha fazla olacak belki…
 Okulum zaten uzadı, uzayacak.
 Mutlu da değilim."
-"Hayır."
-"…"

O an sustum, normalde susmam.
Sonra düşündüm neden sustuğumu…

Babamla zıtlaşmamak, ona karşı gelmemek için mi?
Hayır.

Savaşmaktan korktuğum için mi?
Hayır.

Çok önceden kurulmuş bir düzeni götüremesem de yıkmak istemediğim için mi?
Hayır.

Belki bu prosedürlere, sınav sürecine falan çok fazla zaman olduğundan sustum.
O an o sohbeti de öylesine yapmıştım zaten…

Belki babam “Hayır.” da dese istersem yapacağımı bildiğimden gereksiz ve gergin diyaloglar istemedim.

Belki babama zamanı geldiğinde düzgün bir şekilde anlatırsam anlar diye düşünmenin rahatlığı vardı üzerimde…

…ama sanırım aslında kararımı tam olarak vermediğimden sustum.
Aksi halde ne engel olursa olsun içimden geleni yapardım bundan önce de çok defa yaptığım gibi...


Hayatta ne var, biliyor musunuz ya da “Hayatta ne yok?” diye sorayım bu soruyu…
Hiçbir şeyin garantisi yok.
Ne kadar yaşayacağının,
sırtını çok güvenerek yasladığın insanlara sırtını daha ne kadar yaslayacağının,
çok doğru görünen seçimlerinin doğruluğunun…
Hiçbirinin garantisi yok.

Babam bu işlerin böyle olduğunu bilse şu an bilgisayar mühendisiydi ve müziğe devam ediyordu ama babam bilgisayar mühendisi değil ve müziği bırakalı yıllar oldu.
Mutlu mu?
Hiç…


Marjinal ve özgür ruhlu biri değilimdir, olamadım.
Anne-babamın kuzusuyumdur.
İnanamayacağınız kadar da garanticiyimdir ama bu konuda bunların hiçbiri değilim.
Bu konu öyle bir konu da değil zaten...

60-70 yaşına geldiğinde seni o kararı vermeye zorlayan o gücün bir sebepten yanında olmayacağı, olamayabileceği gerçeği var.

Sen birilerinin aldığı kararlarla yaşarken ve senin dışındaki herkes mutluyken senin içinde hep bir keşke, hep bir tamamlanamamışlığın olacağı gerçeği var.

Dünyaya bir kere gelmen ve ne zaman gideceğinin belli olmaması gerçeği yeterince acı değilmiş gibi bir de aşığı olduğun kişiyle evlenemeyecek,
yapmak için doğduğun işi yapamayacak,
merakını gıdıklayan şeyleri, yerleri hiç deneyimleyemeyecek olman gerçekleri var.


Her zaman aileler aile, dostlar dost, sevgililer sevgili gibi yaklaşacak ve kendilerince, sendeki misyonlarınca sana doğru olanı söyleyecekler.
İleride çocuğun olduğunda “Yapma…” diyeceksin senin gençken yaptığın şeyler için…
Dostunu aynı konuda yapması için destekleyeceksin ama…
Aynı konuda sevgilini desteklemekle kalmayacak, teşvik edeceksin belki…


Yani mutlak doğru hiçbir zaman olmayacak, hayatındaki insanlar ve misyonları olacak yalnızca...


Yaşadığın hayatı birileriyle paylaşıyor ama sen yaşıyorsun ve yalnızca sen o hayata doğru yerde duruyorsun.

Huzur bulduğun şeyleri, keşke dediklerini, mutluluklarını, pişmanlıklarını, zaaflarını senden iyi kimse bilemez;
onun için de kimse mutluluğunu yeterince paylaşamaz, acılarına da tamamıyla ortak olamaz senin...


Kimse sana düşmemen için düşmenin ne olduğunu anlatamaz, düşmenin ne olduğunu düşüp dizin acıdığında anlarsın.
Düşmeyi düşme yapan acısıdır çünkü...
O acıyı yaşamalısın, düşmelisin de çünkü insansın.
Düşüp canın yandığında daha önce düşmekten canı yananların seni anlamadıklarını da görmelisin,
yapabildiklerinin sadece acını paylaşmakla sınırlı olduğunu da...


Aynı insana aşık da olsan bir başkasıyla,
o aşk ikinizde de farklı olacak mesela...
Aşk aynı duygu,
aşık olunan aynı insan ama aşık olduğuna senin hissettiğin asla aynı aşk olmayacak bir başkasının senin aşık olduğuna hissettiğiyle…

Juliet de hiçbir zaman aynı Juliet olmayacak mesela…
Herkes kendi Juliet’ini yaratacak ya da Romeo'sunu...

…ve bir çocuk hep doğacak diğerlerinden farklı…


Kimsenin yüzünün kimseye benzemediği, parmak izlerinin kişiye özel olduğu, yedi notayla yapılmış milyarlarca şarkının bile birinin aynı olmadığı bir dünyada yaşıyoruz.
O zaman neden birileri senmişçesine karar veriyor?
Sen kimsin?

2 Mayıs 2012 Çarşamba

KARALAMALAR


*Çok konuşuyorum.
Aklıma bir düşünce, kalbime bir duygu değmeye görsün.

Kuş olup uçuruyorum.

*Çok yazıyorum.
Aklıma bir düşünce, kalbime bir duygu değdiğinde...
Kuş olup uçmasınlar diye…

*Aklım ve kalbim ayrılıyor bazen, bazen kalbim ve kalbim bile ayrılıyor.

*İnsanlar yürüyor yağmurlu günlerde, sokaklarda...
Gökyüzü onlara iyi davranmıyor, belki onlar da göğe iyi davranmadıklarından…

*Güneşten saklıyorlar gözlerini, bakmaktan korkuyorlar.
Dokunmaktan korkuyorlar.

*Şarkıları unutuyorlar, şarkı söylemeyi sonra...


19 Şubat 2012 Pazar

Bir söz okumuştum:
“…ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için…”

Tek hatırladığım çok küçük olduğum ve cümleyi hiç anlamadığım…

****


Bu haftanın başına kadar geçen son bir yılda ciddi bir ölüm korkusuyla yaşadım.

O süreçte en küçük bir hastalığı, bazen basit ağrıları bile ölümcül nedenlere bağladım. Ölümle ilgili ne bir çift laf edebildim ne de yazı yazabildim. Yolculuklara yüreksiz gittim.

Evimde çıkan yangından sonra durumu iyice abartıp her gece yatmadan önce evdeki tüm fişleri, mutfak tüpünü, vs. defalarca kontrol ettim. Uyku öncesi yangın senaryoları yazıp nasıl kurtulacağımı düşünmeye başladım, bazen de bunun depremli versiyonunu yaptım.


Bu düşünceler beynimi nasıl ele geçirdi, bilmiyorum.
Belki panik atak bir anne-babam olmasıyla alakalıydı, belki de her insanın başına hayatlarının belli bir döneminde gelebilecek bir şeydi ama ne pşursa ve neden olursa olsun artık kurtulmam lazımdı çünkü aldığım nefes ızdırap olmaya başlamıştı.

Üç hafta önce ailemin yanına tatile gittim.

Tatil sürecinde planım tatil esnasında hazır nefes alacak imkanı da bulmuşken profesyonel bir destek almaktı bu bitmek tükenmek bilmeyen korkularım için fakat tatilim ani bir iş görüşmesi için yarıda kesildi.
Acil bir seyahat planı yapıldı, zaman sınırı olduğundan hiç almak istemediğim uçak bileti alındı, alınmasıyla da beynimde korku senaryoları üreten merkezin uçak yolculuğu öncesi şenliği başladı;
“Bakalım uçak bu sefer düşecek mi?”
“Düşen bir uçaktan kurtulamanın yüzdesi nedir?”
“Uçaktaki en güvenli koltuklar hangisiydi?”


Her zamanki gibi yine düşünürken, düşünüp kendimi bunaltırken bir anda bir güzel anı gelip oturdu aklıma…

Bundan birkaç yıl önce aynı tarihte, aynı saatlerde uçağa binmek için yine yolda olduğumu hatırladım ve güzel şeyler oluyordu.

Sonra bu anıdan hareketle günümüze kadar olan güzel yaşanmışlıklarımın hepsi yağmur tanesi olup düştü aklıma...

…ve güzel anılar içinde yüzerken birden farkettim ki 22 yaşında, 30-40 yaşındakilerin yaşlarıyla,vyaşanmışlıklarıyla  “Sen hayata daha yeni başlıyorsun, o kadar ne yaşamış olabilirsin?” diye nutuk attıkları bir yaştavben havaalanına giden o arabada aşkın, hayallerinin, huzurun, iyiliğin, mutluluğun peşinden koşmuş biri olarak vardım.

Aşkın nasıl inanılmaz bir duygu olduğunu biliyordum, en güzel halleriyle yaşamıştım.

O zamana kadar bir sürü şarkıyı söylemiştim hep kalbimden; bazen çok güzel diğer seslerle, bazen yalnız…

Kendimden başka karakterlerle aynı bedende yaşayarak çok sevdiğim oyunculuğu yapmıştım.

İleride yaşayacağım dünyayı katlanılabilir bir yer yapmak adına ağaçlar için, binalar için, tarih için yapılan organizayonlara katılmıştım.

Çok güzel yerler görmüştüm.

Üstelik mucizenin ne olduğunu da biliyordum.

O arabada hiçbir şey yapmadan sadece dursam bile şahane ailem ve dostlarım vardı, yanımdaydı.


Bu farkındalığı sağladığım andan itibaren ne ölüm korkusu ne de uçak yolculuğunun gerginliği…

Hani demiş ya Nazım Hikmet;
“İçimde mis kokulu kızıl bir gül gibi duruyor zaman…
…ama bugün cumaymış, yarın cumartesiymiş,
çoğum gitmiş de azım kalmış, umrumda değil.”

Böyle güzel bir ruh hali işte…


…ve sonra o arabada sabahı karşılarken farkettim ne demekmiş “…ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için…” cümlesinin özü…

İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için sevmekten korkuyor. 
Sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layık görmediği için… 
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için... 
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için…
Duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için… 
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için…
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için…
…ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için.. “

10 Ağustos 2011 Çarşamba

AVUÇ İÇİ KADAR MUTLULUK YETER






Bu yazıyı yazma nedenim biraz günah çıkarmak, biraz da özeleştiri yapmak çünkü hayatımı daha da güzelleştiren keyif alarak yaptığım her şeye biraz hırs bulaştırdım ve önünü alamadım.

Son zamanlarda da bundan oldukça rahatsızım çünkü bu hem yaptığım şeyden keyif almamın önüne geçiyor hem de samimiyeti öldürüyor.

Sonra huzursuzluk, mutsuzluk, stres haline geliyor o çok keyif alarak yaptıklarım... 

Örnek vererek açıklıyorum.
Bir süre sonra “Oyunculuk yapmayı seviyorum.” cümlesi yerine “Oyunculuk yapmayı seviyorum ve buna devam etmek istiyorum ama nasıl, nasıl, nasıl?” cümlesini kurmaya başlıyorsun. Yapmaktan keyif aldığın bu şeylerin böyle bir düzene, plana oturtulmaya çalışıldığı dakika ne büyüsü kalıyor ne de keyfi… Sonuç olarak da sen bir süre sonra o keyif aldığın şeyleri artık bir projeden ibaret görmeye başlıyorsun ve unutuyorsun verdiği güzel hisleri...

Şarkı söylemeyi çok seviyorum.
Bir konservatuvar eğitimine her zaman karşı oldum çünkü o eğitimi alırsam kalbimden gelen şey artık teorik bilgiyle kirlenecek, duygu yerini kafamda dönen notalara bırakacak ve böylece ölecekti sanki...
Dinleyene nasıl gittiği açıkçası umurumda değildi, şarkı söyleyen olarak önce beni mutlu etmeliydi çünkü ben şarkı söylemek beni mutlu ettiği için şarkı söylüyordum.
Kimse olmadan da şarkı söyleyebilirdim çünkü benim sevdiğim öz şarkı söylemekti, şarkılarımı dinletmek ya da takdir edilmek değil.

Dans ederken de yaptım bunu...
“Nasıl daha iyi yapabilirim?” diye sorup durdum kendime… Halbuki kendime müziğe bıraksam en güzellerini yapabilecektim.

Fotoğraf çekilirken de “Nasıl?” dedim, resim yaparken de ama bugüne kadar yaptığım en güzel resimler ne yapacağımı bilmeyip düşünmeden, kendimi bırakarak yaptıklarımdı.

Okuduğum şeyleri de keyif almaktan çok bir şeyler öğrenmeye çalışarak veya bitirmek için okumaya başladım.

Yani benim için doğal süreçlere müdahale ettim.

Dans, edebiyat, fotoğraf, müzik, oyunculuk, resim konusunda hiç profesyonel biri olmadım;
sadece duyguma, yaptıklarıma, zevklerime güvendim ve yaptım.

Bunlardan dolayı takdir edildim ama tüm bunlardan önce ben bunları yaparken midemde kelebekler uçtu, mutluluktan öldüm.
Bu "en güzel yanı" ve bu en güzel yanı benim son zamanlarda"en göz ardı ettiğim" Bunu unuttum. Fark etmek önemliydi, farkettim ve şimdi yeniden hiçbir amacım yok.
Sadece mutlu olduğum için tüm güzel şeyleri yapıyorum, yapacağım.

Bundan sonrasının ne getireceğini bilmeyeceğim, düşünmeyeceğim.
"Su akar, yolunu bulur." diyeceğim çocukluğumdaki halimle, çocukluğumdaki gibi bir yürekle...


13 Temmuz 2011 Çarşamba

BENİ NE GÜLDÜRÜR?

6 yaşındayım.

Annem, babam, ben pizza yemeye gitmişiz.
Yan tarafımızda bir masa, masada da bizim gibi bir aile ve benim yaşlarımdaki oğulları var.

Bizimkiler bana pizza yedirirken ben de karşı masadaki o çocukla bakışıyorum derken çocuğu etkilemek için sandalyeyi geri yatırıp iki bacağı üzerinde duruyorum ama uzun sürmüyor.


Çocuğu gören gözlerimde yeni bir manzara beliriyor;
pizzacının tavanı…

*****

Ortaokuldayken “kerane” kelimesinin anlamını bilmeyen Şahika'nın sınıfta ders sırasında çok ses olması üzerine verdiği tepki;
“Arkadaşlar…
Burası kerane değil;
sessiz olun!”

*****

Ortaokuldan bir anı geliyor;
bu dünyaya nasıl geldiğimizi öğrenmemin hikayesi...

Ender: Olacak O Kadar'daki "Okey" skecini izlediniz mi ?

Bu esnada herkes muhabbete katılıp skeç hakkında konuşmaya başlıyor ama ben konuyu bir türlü idrak edemiyorum ve şu cümleyle konuya dalıyorum;
"Ne alaka? Hiç komik değil."

Ender bana anlatıyor ama ısrarla bağlantı kuramıyorum.
Sonra Ender olayın fitilini ateşleyen soruyu soruyor;
"Okey ne ama oyun olmayan, hani o reklamlardaki…"

Ben: Kitap…
Ender: Kitap mı? Okey prezervatif, Dila!

Biraz durup düşündükten sonra tepkim;
"İyi de skeç hala çok saçma!"

Ender artık son çare;
"Prezarvatif ne, Dila?"

Ben: Jenaratör gibi bir şey?
Topluluk: ...???!!!???...

*****

Liseye, maça kaçtığımız bir güne gidiyoruz.

Maça kaçmayı ölüm kalım meselesi haline getiren bünyemin başına gelenler aşağıdaki gibidir:
1. Maça kaçarken arka bahçenin demirlerinden atlayan benim, eteğimin demirlere takılması ve duyduğum cart sesiyle arkama dönüp baktığımda gördüğüm ekose deseni…

2. Duvardan çamura atlamam ve koşarken bacağıma takılıp çorabımı yırtan çivi…

3. Maçta karşılaştığımız müdür yardımcımızın üzerimdeki çamur ve yırtıkları görüp verdiği tepki;
“Bu ne hal,Dila? Survivor’a mı katıldın ?”

Ben: Maça kaçmak... Kem küm…
Ali Levent Göl: Bana sorsanız ben izin verirdim.
Ben: !!!

*****

Lisedeyim.

İlk aşkımla buluşmuşum.
İlk buluşmalarımızdan ve deli gibi kar yağıyor. Nasıl romantik!

Gezerken bir televizyon kanalının muhabiri gökten düşer gibi yanımıza geliyor, yoğun kar yağışıyla ilgili düşüncelerimizi almak istiyor.

1. Kaçmak için hızlı adımlarla yürürken kaldırım hizasındaki karı kaldırımın devamı sanıp adım atarak,
kaldırım standartlarına uymayacak kadar yüksek o kaldırımdan aşağı uçuyorum.

2. Bu çok saçma ama düşüp kara gömüldüğüm yerden kalktığımda yerde T işareti bıraktığımı görüyorum.

Sonra bir flashback: Havadayım VE Rio de Janerio'daki İsa heykeli gibi kollarımı iki yana açmışım ama neden? İnsanda hiç mi refleks olmaz?

3. Bize yaklaşan muhabir yoğun kar yağışıyla ilgili düşüncelerimizi almak için attığı adımı “Vatandaşımız mağdur.” cümlesiyle bitiriyor.

Tabii ki mağdurum, rezil olmuşum.

*****

Üniversiteyi kazandım, arabayla İstanbul’a gidiyoruz.

Mola yerinde tuvalete gidiyorum ama asıl sürpriz tuvalet çıkışında bekliyor beni...

Tuvalet parası için kapıda bekleyen adam bana bakıp şu talihsiz açıklamayı yapıyor;

“Buradan ne alıyoruz?"

*****

Ben bir zaman karbonmonoksitten zehirlendim ve hastanede ifademi almak için yanıma
 bir polis memuru geldi.

Polis: Bacanız var mı?
Ben: Onun bu olayla ne alakası var?
Polis: Çok alakası var. Bacanız var mı ?
Ben: Var bir tane: Cansın…
Polis: Cansın?
Ben: Kardeşimin adı...
Polis: Kardeşiniz mi?
Ben: “Bacınız var mı?” demediniz mi?

*****

Bakırköy minibüsündeyim.

Telefonum çalıyor, açıyorum ama telefondaki ses minibüsün gürültüsünde ancak bu kadar duyuluyor;
Dila … … Ben Sabri … … … Staj … ...”

“Sabri” yi duyunca arkadaşım arıyor diye anlamadan, dinlemeden atlıyorum;
“Sabriciğim!
Minibüsteyim. Çok fazla ses var, duyamıyorum. Seni indiğimde arayayım.
Bu arada bu senin numaran mı?”

Minibüsten inip numarayı geri aradığımda hala gülen o ses:
“Dila Hanım…
Ben Sabri Özel’den arıyorum staj için…”

Durumu toparlayıp cevap vermeye çalışan ama konuya hala çok hakim olmayan ve üstelik panik de olan ben;
Ben minibüsteki sesten anlayamadım. Çok özür dilerim ya… Hay Allah!
Neyse, ne demiştiniz? Eyüp Sabri Tuncer mi?"

*****

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin kütüphanesine gideceğim.”

Aradan zaman geçiyor ve taksici “Tıp mı okuyorsunuz?” diye soruyor.
"Hayır." diyorum.

Bu sefer elimdeki hukuk notlarını görüp “Hukuk okuyorsunuz.” diyor.
"Hayır." diyorum.

Taksici artık iyice meraklanıyor ve patlıyor;
“Ne okuyorsunuz o zaman?”

Ben: İşletme…
Taksici: Şimdi siz Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin kütüphanesinde hukuk çalışacak bir işletmeci misiniz?
Ben: Oha…

*****

Yurtta kaldığım dönem oda arkadaşım Pınar’ın Maybelline New York’un toniğini kullanıp bir taraftan da ürünü incelerken gayet aşağılayıcı kurduğu cümle;
“Gerizekalılar!
Maybelline New York Danışma Hattı yapmışlar. Sanki bir şey olsa ben New York’u arayacağım."

2 Kasım 2010 Salı


Sabahın erken vaktinde reklam filminden oyuncu arkadaşımla birlikte Kalamış sahiline fotoğraf çekimine gitmiştik ve orada, sahilde karşılaştığımız manzara fazla güzeldi.
İstanbul'un kokusunun olduğu fakat İstanbul için fazla doğal, fazla sakin bir yer...

Çekim başlayana kadar deniz kenarında oturup şarkı söyledik.

Dalga sesleriyle mest olduk arada geçen birkaç F-16'ya rağmen, sonra aklıma bir önceki gece gördüğüm rüya geldi.

Dünkü gibi bir sahil vardı.
Denizdeki balıkları beslemek için oraya gitmiştim ama öyle çok balık vardı ki balıklar sıkışıklıktan attığım yemlere ulaşamıyorlardı.
Tüm balıkların öldüğünü düşünüp üzüldüğüm sırada hareket etmeye başladılar ve o an kapkaranlık gökyüzünde bir sürü uçak göründü.
Uçaklar başımın üzerinden geçerken arkalarında gökkuşağı bırakıyordu ve uçaklardan biri 90°'lik açıyla bana doğru inmeye başladı, en parlak gökkuşağı onunkiydi.

Erol’a anlattım, gülümsedik.

Sonra radyoda çalan, ilk kez dinleyip beğendiğimiz bu parçayı hayallerini bir uçağın ardındaki gökkuşağına emanet edenlere gönderdim.

https://www.youtube.com/watch?v=tyvA6lFdiWc