26 Ağustos 2012 Pazar

BEN BÖYLEYİM


-Seneye konservatuvar sınavına mı girsem,baba…

-Hayır.
-İyi de ben çizmek, dans etmek, oynamak, şarkı söylemek, yazmak ve işimi şansa bırakmamak istiyorum.
-Hayır.
-Bundan sonra bu set muhabbetleri daha fazla olacak belki…
 Okulum zaten uzadı,uzayacak.
 Mutlu da değilim.
-Hayır.
-…



O an sustum nedense, normalde susmam.
Sonra düşündüm neden sustuğumu…

Babamla zıtlaşmamak, babama karşı gelmemek için mi?
Hayır.

Savaşmaktan korktuğum için mi?
Hayır.

Çok önceden kurulmuş bir düzeni götüremesem de yıkmak istemediğim için mi?
Hayır.


Belki bu prosedürlere, sınav sürecine falan çok fazla zaman olduğundan sustum.
O an o sohbeti de öylesine yapmıştım zaten…

Belki babam “Hayır.” da dese istersem yapacağımı bildiğimden gereksiz ve gergin diyaloglar istemedim.

Belki “babama adam gibi anlatsam anlar” hissiyatının şüpheli rahatlığı vardı üzerimde…

…ama sanırım aslında kararımı tam olarak vermediğimden sustum.
Aksi halde ne engel olursa olsun içimden geleni yapardım bundan önce de çok defa yaptığım gibi...



Hayatta ne var, biliyor musunuz ya da “Hayatta ne yok?” diye sorayım bu soruyu…
Hayatta hiçbir şeyin garantisi yok.
Ne kadar yaşayacağının,
sırtını çok güvenerek yasladığın insanlara sırtını daha ne kadar yaslayacağının,
çok doğru görünen seçimlerinin doğruluğunun…
Hiçbirinin garantisi yok.

Babam bu işlerin böyle olduğunu bilse şu an bilgisayar mühendisiydi ve ayrıca aşığı olduğu müziğine de devam ediyordu ama babam bilgisayar mühendisi değil ve müziği de bırakalı yıllar oldu.
Mutlu mu?
Hiç…



Ben asla marjinal ve özgür ruhlu biri değilimdir,olamadım.
Ana-baba kuzusuyumdur.
Mizaç gereği  kontrol manyaklığı tarzı durumlarım da söz konusu ve ayrıca inanamayacağınız kadar da garanticiyimdir ama bu konuda bunların hiçbiri değilim.
Bu konu öyle bir konu da değil zaten...


60-70 yaşına geldiğinde seni o kararı vermeye zorlayan o gücün,
o güç her neyse -anne, baba, kardeş, sevgili, dostlar- bir sebepten senin yanında olmayacağı, olamayabileceği gerçeği var.

Sen birilerinin aldığı kararlarla yaşarken ve senin dışındaki herkes mutluyken senin içinde hep bir “keşke, hep bir “tamamlanamamışlık” hissinin kol geziyor olacağı gerçeği var.

“Dünyaya bir kere gelmen ve ne zaman gideceğinin belli olmaması” gerçeği yeterince acı değilmiş gibi bir de aşığı olduğun adam/kadınla evlenemeyecek,
yapmak için doğduğun o mesleği yapamayacak,
merakını gıdıklayan şeyleri, yerleri hiç deneyimleyemeyecek olman gerçekleri var ki söylerken bitip tükendim.



Her zaman aileler aile, dostlar dost, sevgililer sevgili gibi yaklaşacak ve kendilerince, sendeki misyonlarınca sana doğru olanı söyleyecekler.
İleride çocuğun olduğunda “Yapma…” diyeceksin senin gençken yaptığın şeyler için…
Dostunu aynı konuda yapması için destekleyeceksin ama…
Aynı konuda sevgilini desteklemekle kalmayacak, teşvik edeceksin belki…


Yani  gördüğün gibi mutlak doğru hiçbir zaman yok, sadece hayatındaki insanlar ve misyonları var.



Yaşadığın hayatı birileriyle paylaşıyorsun ama sen yaşıyorsun ve o hayata sadece sen doğru yerde duruyorsun.

Huzur bulduğun şeyleri, keşke dediklerini, mutluluklarını, pişmanlıklarını, zaaflarını senden iyi kimse bilemez,
onun için de kimse mutluluğunu yeterince paylaşamaz, acılarına da tamamıyla ortak olamaz senin...


Kimse sana düşmemen için düşmenin ne olduğunu anlatamaz, düşmenin ne olduğunu düşüp dizin acıdığında anlarsın.
Düşmeyi düşme yapan acısıdır çünkü...
O acıyı yaşamalısın, düşmelisin de çünkü insansın.
Düşüp canın yandığında daha önce düşmekten canı yananların seni anlamadıklarını da görmelisin,
yapabildiklerinin sadece acını paylaşmakla sınırlı olduğunu da çünkü onlar da insan...

Aynı insana aşık da olsan bir başkasıyla,
o aşk ikinizde de farklı olacak.
Duygu literatüründe duygu aynı duygu,
aşık olunan aynı insan ama aşık olduğuna senin hissettiğin asla aynı aşk olmayacak bir başkasının senin aşık olduğuna hissettiğiyle…

Juliet de hiçbir zaman aynı Juliet olmayacak mesela…
Herkes W. Shakespeare’nin yazdığı kendi Juliet’ini yaratacak ya da Romeo'sunu...

…ve bir çocuk hep doğacak diğerlerinden farklı…



Kimsenin yüzünün kimseye benzemediği, parmak izlerinin kişiye özel olduğu, yedi notayla yapılmış milyarlarca şarkının bile birinin aynı olmadığı bir dünyada yaşıyoruz.
O zaman neden birileri senmişçesine karar veriyor?
Sen kimsin?

2 Mayıs 2012 Çarşamba

KARALAMALAR


*Çok konuşuyorum.
Aklıma bir düşünce, kalbime bir duygu değmeye görsün ;
kuş olup uçuruyorum hemen…

*Çok yazıyorum aklıma bir düşünce,kalbime bir duygu değdiğinde,
kuş olup uçmasınlar diye…

*Aklım ve kalbim ayrılıyor bazen, bazen kalbim ve kalbim bile ayrılıyor.

*İnsanlar yürüyor yağmurlu günlerde,sokaklarda ;
gökyüzü onlara iyi davranmıyor, belki onlar da göğe iyi davranmadıklarından…

Kalplerini de evden çıkarken anahtarlıkta unutmuşlardı zaten...

*Güneşten saklıyorlar gözlerini siyah camların yardımıyla...
Nereye baktıklarının bilinmesini istemiyorlar, bakmaktan bile korkuyorlar bazen...

*İnsanlar dokunmaktan korkuyor.

*Hayatı güneşli ve sıcak gösteren çiçek dürbünlerinin renklerinden,sesinden kaçıyorlar neşeyi unuttuklarından...

*Şarkıları unutuyorlar, şarkı söylemeyi sonra da...


19 Şubat 2012 Pazar

BAZEN HAYAT

Hangi yılda,nerede olduğunu hatırlamıyorum,
bir söz okumuştum.
“…ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için…”

Tek hatırladığım çok küçük olduğum ve cümleyi hiç anlamadığım…

*****


Bu haftanın başına kadar geçen son bir yılda ciddi bir ölüm korkusuyla yaşadım.

O süreçte en küçük bir hastalığı ve bazen basit ağrıları bile ölümcül nedenlere bağlayabildim, ölümle ilgili ne bir çift laf edebildim ne de yazı yazabildim, yolculuklara çok yüreksiz gittim.
Birkaç ay önce evimde çıkan yangından sonra durumu iyice abartıp her gece yatmadan önce evdeki tüm fişleri,mutfak tüpünü,vs. defalarca kontrol ettim, uyku öncesi yangın senaryoları yazıp nasıl kurtulacağımı düşünmeye başladım.
Bazen de bunun depremli versiyonunu yaptım.


Bu düşünceler beynimi nasıl ele geçirdi,bilmiyorum.

Belki panik atak bir anne,babam olmasıyla alakalıydı, belki her insanın başına hayatlarının belli bir döneminde gelebilecek bir şeydi.
…ama artık kurtulmam lazımdı çünkü aldığım nefes ızdırap olmaya başlamıştı.



Üç hafta önce ailemin yanına tatile gittim.

Tatil sürecinde planım,
tatil esnasında hazır nefes alacak imkanı da bulmuşken profesyonel bir destek almaktı bu bitmek tükenmek bilmeyen korkularım için fakat tatilim ani bir iş görüşmesinden ötürü yarıda kesildi ve apar topar İstanbul’a dönmem gerekti.

Acil bir seyahat planı yapıldı, zaman sınırı olduğundan hiç almak istemediğim uçak bileti alındı, alınmasıyla da beynimde paranoyak düşünceleri üreten merkezin yolculuk ve özellikle uçak yolculuğu öncesi şenliği başladı ;
“Bakalım uçak bu sefer düşecek mi?”, “Düşen bir uçaktan kurtulamanın yüzdesi nedir?”,  “Uçaktaki en güvenki koltuklar hangisiydi yahu…”


Her zamanki gibi yine düşünürken, düşünüp kendimi bunaltırken bir anda bir güzel anı gelip oturdu aklıma…

Bundan birkaç yıl önce aynı tarihte,aynı saatlerde uçağa binmek için yine yolda olduğumu hatırladım, güzel şeyler oluyordu.

Bu anıdan hareketle günümüze kadar olan güzel yaşanmışlıklarımın hepsi yağmur tanesi olup düştü aklıma, bu kendiliğinden gelişiyordu üstelik ;
kendimi rahatlatmak için başvurduğum bir acil durum mekanizması falan değildi.


…ve güzel anılar içinde yüzerken birden farkettim ki ;
22 yaşında, 30-40 yaşındakilerin yaşlarıyla,yaşanmışlıklarıyla  “Sen hayata daha yeni başlıyorsun, o kadar ne yaşamış olabilirsin?” diye nutuk attıkları bir yaşta
ben havaalanına giden o arabada aşkın,hayallerinin,huzurun,iyiliğin,mutluluğun peşinden koşmuş biri olarak vardım.

Aşkın nasıl inanılmaz ve aslında anlatılamaz bir duygu olduğunu biliyordum, en güzel halleriyle yaşamıştım.

Ayaklarımı dans etmek için yormuştum,
dizlerimi çoğu kez dans ederken morartmıştım.

O zamana kadar bir sürü şarkıyı söylemiştim hep kalbimden, bazen çok güzel diğer seslerle, bazen yalnız…

Kendimden başka karakterlerle aynı bedende yaşayarak çok sevdiğim oyunculuğu yapmıştım.

İleride yaşayacağım dünyayı katlanılabilir bir yer yapmak adına ağaçlar için,binalar için,tarih için yürüyüşler düzenlemiş, yürüyüşlere katılmıştım.

Çok güzel yerler görmüş, gördüklerimden daha güzellerini yaşamıştım.

Üstelik mucizenin ne olduğunu da biliyordum.

O arabada hiçbir şey yapmadan sadece dursam bile o şahane aile ve kocaman kalpli dostlar yanımdaydı.


Bu farkındalığı sağladığım andan itibaren ne ölüm korkusu ne de uçak yolculuğunun gerginliği…

Hani demiş ya Nazım Hikmet ;
“İçimde mis kokulu kızıl bir gül gibi duruyor zaman…
…ama bugün cumaymış, yarın cumartesiymiş,
çoğum gitmiş de azım kalmış, umrumda değil.”

Böyle güzel bir ruh hali işte…


…ve sonra o arabada sabahı karşılarken farkettim ne demekmiş “…ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için…” cümlesinin özü…

Ne güzel söylemiş William Shakespeare ;
İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için sevmekten korkuyor. 
Sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layık görmediği için… 
Düşünmekten korkuyor sorumluluk getireceği için... 
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için…
Duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için… 
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için…
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için…
…ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için.. “


13 Şubat 2012 Pazartesi

HAYATI ÖĞRENDİM

Şu an Paris’te hayatını yaşayan bir güzel dostun bıraktığı güzel cümleler, güzel dizeler, güzel duygulardır Özdemir Asaf…

                                                                              *****

YAŞ 5
Anne ve babamın birbirlerine bağırmalarının beni ne kadar korkuttuğunu öğrendim.

YAŞ 7
Meşrubat içerken gülersem içtiğimin burnumdan geleceğini öğrendim.

YAŞ 12
Bir şeyin değerini anlamanın en iyi yolunun bir süre ondan yoksun kalmak olduğunu öğrendim.

YAŞ 13
Annemle babamın elele tutuşmalarının ve öpüşmelerinin beni daima mutlu ettiğini öğrendim.

YAŞ 15
Bazan hayvanların kalbimi insanlardan daha fazla ısıttığını öğrendim.

YAŞ 18
İlk gençlik yıllarımın şaşkınlık, keder, ıstırap ve aşktan ibaret olduğunu öğrendim.

YAŞ 24
Aşkın kalbimi kırabileceğini ama buna değer olduğunu öğrendim.

YAŞ 33

Bir arkadaşı kaybetmenin en kestirme yolunun ona ödünç para vermek olduğunu öğrendim.

YAŞ 36
Önemli olanın başkalarının benim için ne düşündükleri değil, benim kendi hakkımda ne düşündüğüm olduğunu öğrendim.

YAŞ 38
Eşimin beni hala sevdiğini tabakta iki elma kaldığında küçüğünü almasından anlayabileceğimi öğrendim.

YAŞ 41

Bir insanın kendine olan güveninin başarısını büyük oranda belirlediğini öğrendim.

YAŞ 44
Annemin beni görmekten her seferinde sonsuz mutluluk duyduğunu öğrendim.

YAŞ 46
Yalnızca minik bir kart göndererek bile birinin gönlünü aydınlatabileceğimi öğrendim.

YAŞ 49
Herhangi bir işi yaptığımdan daha iyi yapmaya çalıştığımda o işin yaratıcılığa dönüştüğünü öğrendim.

YAŞ 50
Sevgi evde üretilmemişse başka yerde öğrenmenin çok güç olabileceğini öğrendim.

YAŞ 53
İnsanların bana izin verdiğim biçimde davrandıklarını öğrendim.

YAŞ 55
Küçük kararları aklımla, büyük kararları ise kalbimle almam gerektiğini öğrendim.

YAŞ 64
Mutluluğun parfüm gibi olduğunu, kendime bulaştırmadan başkalarına veremeyeceğimi öğrendim.

YAŞ 70
İyi kalpli ve sevecen olmanın mükemmel olmaktan daha iyi olduğunu öğrendim.

YAŞ 82

Sancılar içinde kıvransam bile başkalarına baş ağrısı olmamam gerektiğini öğrendim.

YAŞ 90
Kiminle evleneceğin kararının hayatta verilen en önemli karar olduğunu öğrendim.

…ve YAŞ 95
Öğrenmem gereken daha pek çok şeyler olduğunu öğrendim.

Özdemir ASAF

8 Şubat 2012 Çarşamba

TATİLDEYİM

Bir buçuk haftadır tatildeyim,evet ;
en azından tatilde olduğumu sanıyorum.


“Tatil” fena kelimeymiş.
İstanbul’dan uzaklaşıp ailemin ve çocukluğu geçirdiğim dostların yanına gelince sandım ki tatile çıktım ama “tatil” öyle bir şey değilmiş işte...
Tatilde olduğunu söylemek için beyninin de senin gibi düşünmesi gerekirmiş ama benim beynim buraya geldiğimden beri aralıksız çalışıyor ve bir türlü soluklanmak bilmedi.

Sürekli “Bu böyle olur mu?”“Şu şöyle mi olsaydı?”“O bunu nasıl yaptı?”“Keşke böyle yapmasaydım.”, “Şunu böyle yaparsam bu da böyle olur mu?” diye kendi kendine konuşmakta…
Hiçbir cümlesi şimdiki zamanla bitmiyor, sürekli geçmiş ya da gelecekte dolanıp duruyor.
“Artık” ve “keşke” kelimelerine bayılıyor.

Üstelik bunu yalnızca tatilde değil, dinlenmenin her çeşidinde yapıyor.
"Biraz uzanıp kafamı dinleyeyim.” diyerek başlattığım o dinlenme hayalim her seferinde kafamın içinde patlatayan bombalarla sonlanıyor.
Uykum gelmeden yatağa girersem gelecek uykum kaçıyor.

Rüyalarım bile hep karmaşık, ben huzursuz...

16 Kasım 2011 Çarşamba

AŞK-I RÜYA


Görebileceğim en güzel rüyaydı.



Konservatuvarda olan arkadaşlarımın yanına gidiyorum, derslerine girmeye başlıyorum, zamanla konservatuvar öğrencisi oluyorum.

Her sabah taş kaldırımlardan inerek derse gidiyorum.

Beyaz masalarda bembayaz dişleri olan güzel gülüşlü insanlar oturuyor.
Uçarak merdivenlerden inerken çaylarına çarpıyorum, sonra gülümseyerek özür diliyorum.
Benimkinden daha da sıcak bir gülümsemeyle “Önemli değil.” diyorlar, “Bu arada günaydın…”
Karşılıklı gülüşerek merdivenleri inmeye devam ediyorum.
Yemyeşil çimenler üzerinde kocaman karahindibaların, kocaman papatyaların olduğu bir yere geliyorum, önünde de masmavi deniz...
Üzeri masmavi gökyüzü…
Benim içim gökkuşağı olmuş.

10 Kasım 2011 Perşembe

RENKLİ ANILAR



Yazı yazmak konusunda hayatımda ilk kez bu kadar zorlanıyorum.


*****

Okuma yazma öğrendiğim günden üniversiteye gidene kadar düzenli olarak günlük tuttum ama asıl önem verdiklerim yazı yazmak için tuttuğum defterlerdi.


Günlüklerimi bir buhran anında küvete doldurduğum suyun içine attım, küvette kalın kapaklı kocaman defterler duruyordu şimdi ilk hatırladığım…

İçlerindeki onca anı önce mavi olarak karıştı suya, sonra pembeler çıkmaya başladı.
Siyahlar sonra…
Kırmızı ve sarılar çıktı defterlerden…
Morlar, turuncular, yeşiller…

Yaşadığınız onca şey onca yıl bir küvetin içinde renk olarak duruyor,düşünsenize...
Yazıların hepsi harf harf, renk renk küvete akmış ;
sayfalar bomboş…
Yaşadığınız her şey çok boşmuş gibi beyaz ve boş sayfalar olarak kalmış şimdi elinizde...

O an üzülmüş müydüm?
-Hiç…


Şimdi üzülüyor muyum?
-Yine hiç…


Romantik bir yazıdan sıyrılıp reel düşündüğümde o defterleri zaten bir daha okumazdım, okusam da yaşadığım güzel şeyleri bırakıp kötülere sinirlenirdim çünkü güzel ve kötü aynı anda varsa ben kötüyü görmeyi tercih ederim.
O kadar defteri koyacak yerim de yoktu ayrıca…

Neden bu kadar reelim?
Anılar kafada,kalpte yaşarken senin hatırladığın halinle güzelmiş, onu gördüm çünkü…


Günlüklerimin akıbeti buydu.

Çok özenerek yazı yazdığım o özel defterlerin sonu ise benim kontrolümde gelmedi.
Taşınırken onları koyduğum kocaman koli kayboluverdi ve bir daha da bulunamadı maalesef…

Çocukluğumdan genç kız olduğum döneme kadar ve büyüme, büyümeye çalışma süreci içinde yazdığım her şey,
bir sürü yazı...

Öyle aşkla ilgili romantik prenses yazıları falan değil, asi gençlik yazıları hiç değil.
Bazısı bir şeyleri eleştiren, bazısı hayat kokan, bazısı masal tadında yazılar...
Boyumdan büyük ettiğim laflar…


Her neyse...

Durum böyle olunca artık bir yazı geçmişim kalmamıştı çünkü hayatımda karaladığım her şey artık yoktu.

Yeniden bir birikim yaratmak için adım atmak, bunun devamını getirmek, bunu birileriyle paylaşmak çok kolay olmayacak,
belki de hiç olmayacaktı artık...


Eskiden olduğu gibi yazdığım yazıları pıtır pıtır babama koşarak “Nasıl?” diye gösteremeyecektim de artık, çünkü üniversiteyi kazanmıştım ;
gitmiştim güzel,mavi gözlü adamın yanından…
Beni kamçılayacak hiçbir şey yoktu yani…
…ama sonra nasıl olduysa blog olayını keşfettim.

En güzel yanı da yazılara bir görüntünün, bir sesin eşlik edebiliyor olmasıydı benim inisiyatifimde...

Tamamen kendi dünyamı yaratabiliyordum burada ki bu yazı yazmaya yeniden adım atmak için inanılmaz çekici bir durumdu.

Eski ve zor olanı daha çok seven,
defter ve kalemi bilgisayar ve internete her zaman tercih edecek biri olsam da kendi dünyamı sergileyebileceğim ve çok daha fazla kişiye ulaşabileceğim için opsiyonlu olarak bilgisayar ve interneti seçtim de ben buralara nasıl geldim ya…

“Yazı yazamıyorum artık...” diye serzenişte bulunacakken baya baya döktürmüşüm, eskilere gitmişim, çocukluğuma kadar inmişim.
*****

Yazının tarihine inmeden bitirelim mi, güzel bir mesajla ya da en iyisi güzel bir şarkıyla...

Seçim yaptırmayacağım ;
her ikisi de sizin olsun :)