12 Aralık 2010 Pazar

MUTLULUK



Çocuk hala mutlu ama bu defasında şimdiye kadarki tüm mutluluklarından daha da büyük bir mutluluk var kalbinin içinde,
birkaç ay önce yazdığı bir yazıyı tam anlamıyla gerçekleştirebilecek kadar içten yazdığından...
Boş tenekelerin arasında oyun bulmaya çalışmıyor artık çünkü avuçlarında ilkbahar , hem de en soğuk kışının ardından...

http://www.youtube.com/watch?v=RDPGimsivZM&feature=related

13 Kasım 2010 Cumartesi

ÇİÇEK SENFONİSİ


-İnsanlar şiiri öyle arabeskleştiriyor ki bu en güzel şiiri bile basitleştiriyor.
-İyi ama yorum yaparken neden bu kadar şiirsel konuşuyorsun?
-Konuyu dağıtma, konuyla alakalı bir yorum bekliyorum.
-Ben şiir sevmediğim için yorum yapmak istemiyorum.
-Sevmeme nedenin nedir?
-…çünkü şiir bayıltıcı romantizm dediğimiz durumun dışavurumu gibi geliyor.
-Sendeki bu alaycı gerçekçiliği ne yapacağımızı hiç bilmiyorum, Dila!

"Şiir" bir buçuk yıl kadar önce Cihangir'de bir rüya evde yürekten sevdiğim insanlardan birkaçıyla kahvaltı yaparken takıldığımız konuydu.

Masada şiirden hoşlanmayan tek insan bendim fakat gel gör ki manzaramız deniz ve İstanbul olduğundan herkes şaire dönüşmüştü.

Birkaç gün geçtikten sonra elinde kitapla Sonat geldi ve şiirden hoşlanmamama saygı duyduğunu fakat Özdemir Asaf'la en azından tanışmam gerektiğini söyledi Çiçek Senfonisi'yle...

Kitabı aldım, teşekkür ettim ve aradan bir buçuk sene geçti.

Ben o kitabı şaşırtıcı bir şekilde gerçekten okudum ama bir buçuk sene sonra, Sonat birkaç seneliğine Fransa'ya yerleşmişken ve onunla artık görüşemezken...
Sonat artık şiir sevdiğimi bilmiyor yani...

Beni öyle güzel bir şairle şiire başlatmıştı ki Özdemir Asaf'a kayıtsız kalamayıp şiir olgusunu seviverdim ama Özdemir Asaf'tan daha güzel olan Sonat’ın beni gerçekten iyi tanıdığı için kitabı hemen okumayacağımı bilerek bazı şiirlere not bırakmasıydı.

Cidden duygusal olan bir şiirin altına şöyle yazmıştı ;
-Sen kitabı sana verdiğimdeki gibiysen bu şiiri okurken garip olmayacaksın, garip oldunsa kalbin kırılmış.
Şiiri okuyup garip olan Dila;
birilerinin seni gerçekten üzmüş olma ihtimalini sevmesem de en azından biliyorum ki bununla birlikte tanıdığım halinden daha güçlü olacaksın en kısa zamanda ya da oldun bile...

Hangi koşulun gerçekleştiğini söylemeyeceğim ama şunu söyleyebilirim ki Sonat kitabı alırken, şiirlerin altına not bırakırken, o gün kitabı verirken ve verdikten sonra yüzüme bakıp kendinden emin gülümserken beni gayet iyi tanıyordu.
Şu an tahminimce Fransa'daki evinde oturup bir kadeh şarapla enfes bir kitap okurken de bir buçuk sene görüşememiş olmamıza rağmen beni hala en iyi bilenlerden, en iyi tanıyanlardan...

Bir insanın bazı zamanlar sizi sizden iyi tanıması ne müthiş bir şeydir, bilemezsiniz.

Ne zaman çevremde bu durumu gerçekleştiren insanlar var, ben o zaman bir cümle kurduktan sonra onu “ama” ya da “çünkü” bağlaçlarıyla açıklamak zorunda kalmıyorum yanlış anlaşılmamak için...
Bazen konuşmama bile gerek kalmıyor beni anlasınlar diye...

*****

Sonat kitabın sonuna kitabı bitirdiğimde açmam için bir de zarf bırakmıştı, kitabı bitirip o zarfı açtığımda zarftan bir papatya çıktı bir kağıdın arasında…

Papatyaya dolanan kağıtta da tek cümle yazıyordu ;
"Bu kitabı bitirdiğinde,
hatırlamaman gereken hiçbir şeyi hatırlama!..."

8 Kasım 2010 Pazartesi

DUM SPIRO SPERO

Herkesin hayatında ışığı bol dönemler vardır.
İstanbul'a geldiğimden beri, yani, üç yıldır -araya giren birkaç talihsiz olayı saymazsak- çocukluğumdan bugüne hayalini kurduğum şeyleri yaşadım.
Olmasını ümit ettiğim her şey ilginç bir şekilde teker teker olunca da şöyle bir düşünceye teslim oldum ;
“Herkes bu kadar şanslı mı?”

...ama geçen gün yeni yeni tanıdığım biri sohbet esnasında şöyle dedi ;
 “Küçükken çöplükte bir çaydanlık kapağı buldum ve bir gün oynarım diye onu sakladım ama o çaydanlık kapağını elime yeniden aldığımda 17 yaşındaydım.
 Aradan 10 geçmiş, ben çocukluğumu erteleyerek büyümüşüm.”

Bu cümlenin beynim ve kalbimdeki yankısını bilemezsiniz.
Bir taraftan kendimi delice şanslı hissederken diğer taraftan çocukluğa ve çocukluk hayallerine o kadar önem veren biri olarak karşımdaki insan için nasıl üzüleceğimi bilemedim.
Evet, insan nasıl üzüleceğini de bilemiyormuş bazen…
...ama yine de bence hayatta hiçbir şey için hiçbir zaman geç değil,
7 yaşında bulup 17 yaşında yeterince büyüdüğün için oynamadığın bir çaydanlık kapağıyla 37 yaşında oynamak için bile...



Çocukluk hayallerinizi ve aslında yaşamak istediğiniz hayatı ertelemeden yaşayın.
Şu andan itibaren bebek adımlarıyla hayatınızdan sevmediğiniz şeyleri çıkarmaya başlayabilirsiniz. Fazlasıyla radikal gelmesin, lütfen...  Hayatınızda sevdiğiniz şeylere yer açmak için sevmediklerinizi çıkarmanız gerek.

Dünyaya yalnız bir kere geliyoruz, hayatlarımız düşündüğümüzden çok daha önemli dolayısıyla...


Kötü bir dönemdeyseniz şaçmaladığımı düşünüyorsunuz muhtemelen çünkü ben de kötü dönemimde bunu bana söyleyen arkadaşıma aynını söylemiştim.

O da benim için aldığı 16 uçan balonu elime tutuşturarak “Bu hayatta ya balonları gökyüzüne uçurursun ya da kendini nereye olduğunu bile bilmeden aşağı bırakırsın, sen hazır balonların da varken onları uçurmaya dene...” deyivermişti gülen gözleriyle...

Onu dinledim ve onlarını sözlerini dahi bilmediğim bu şarkıyla gökyüzüne bağışladım ;
http://fizy.com/#s/1296mj 

Şimdi gökyüzünde kendine bir yer bulduğunu umduğum 16 balonun sahibiyim.

3 Kasım 2010 Çarşamba

ZAMAN MAKİNESİ - KOKULAR


Bir koku duyduğunda kalbin küt küt çarptı mı hiç…
Cevabın "Evet!" ise ,
kokuların geçmişe seyahat ettirme özelliği olduğunun farkına varmış birisin, dolayısıyla bu yazıyı okurken bana hep hak vereceksin.

*****

Büyük ihtimalle bundan önce duyduğun bir kokuyla birini hatırlamakla kalmayıp hayatındaki belirli bir döneme gittiğin oldu.
Seni mutlu eden veya üzen her ne varsa hatırlayıp aynı şeyleri birkaç dakikalığına da olsa yeniden hissedebildin, için buruklaştı da...

Enteresandır ki ,
birlikte zaman geçirdiğimiz insanları farkında olmadan kokularıyla kabul ediyoruz ve bir kokuyu bir insanla bütünleştirdiğinin kimse ilk etapta bilincinde olmuyor ta ki...
...ta ki o kokuyu başka birinde duyana kadar ve sonra yukarıda anlattığım süreç işlemeye başlıyor işte...


Bu geçenlerde bir arkadaşımla Avcılar'dan Bakırköy'e dönerken arabada hakkında konuştuğumuz en çarpıcı konuydu ve sürekli birbirimize verdiğimiz onay cümleleriyle kesilen bu konu,
birkaç hafta içinde birkaç arkadaşımın beni kokumla benimsediklerini söylemeleriyle üzerinde yazı yazacağım ölçüde cezbetti beni...


Koku kişinin en iz bırakan yanıdır, kişiyi kokusundan başka hiçbir şey o kadar gerçek hatırlatamaz.

Koku karşı tarafı dağıtabilecek kadar da güçlüdür bazen...
Bunun bilincine varanların şu an başlarını sallayarak beni onayladıklarını ve hatta kokusuyla hatırladıkları birilerini akıllarına getirip üzüldüklerini biliyorum.
Üzüldüklerini?
...çünkü böyle bir yaşanmışlığı olup mutlu olan görmedim hiç ya da ben çevremdekilerin en fazla özlem duydukları kokuyu duyumsadıkları esnada yanlarında olduğumdan böyle kavradım durumu...

Her ne olursa olsun ;
mutlu da olsan, üzgün de o kokunun sahibini hatırlatma görevi hiç bitmeyecek,bilesin.
Anlayacağın bu fevkalade zaman makinesi görevini başarıyla yerine getirirken asla taviz vermeyecek ve sen her seferinde hatırlamaya devam edeceksin.


Bir yakınım 5 yıl aşık olduğu erkeği unutup aradan yıllar geçip de başka bir erkeğe aşık olduğunda dahi eski erkek arkadaşının kokusunu duyduğunda fena oluyordu.
Sonunda canına tak etti ve şöyle bir çözüm buldu ;
“yeni erkek arkadaşına eski erkek arkadaşının kokusunu alıp o kokunun etkisini bitirmek”
(Pek etik olmasa da...)
Sonrasında ne oldu, merak ediyor musun?
Hiçbir şey, yani, o kokuyu duyduğunda eski erkek arkadaşını hatırlamaya gayet başarılı bir şekilde devam etti,
her defasında kötü de oldu üstelik...


Kabul etmeliyiz ki,
kokular fazla işgüzar.

  
...ama yine de biri illa ki hatırlanacaksa kokusuyla hatırlanmalı...

Böyle düşündüğümden gerçekten sevdiğim insanlara onlara yakışacağına inandığım bir koku aldım hep,
onlarda hep o kokuyu duymak ve bir gün gelip de yanımda olmadıklarında onları o kokuyla hatırlayabilmek için...

Yine böyle düşündüğümden gerçekten sevdiğim insanları koklayarak öptüm,
bir gün artık yanımda olmadıklarında onları kokuları sayesinde yine yaşayabilmek için...

*****

“Peki burnun neden bu kadar büyük,büyükanne…” diye sordu Kırmızı Başlıklı Kız…

“Seni sonsuza kadar kokunla hatırlamama yetecek kadar içime çekebilemek için…”

2 Kasım 2010 Salı

SİHİR Mİ, TESADÜF MÜ?

Sabahın erken vaktinde reklam filmindeki erkek arkadaşımla birlikte Kalamış'a sahiline fotoğraf çekimine gittim outdoor için ve beni orada bekleyen manzara biraz fazla güzeldi  ;
İstanbul'un kokusunun olduğu fakat İstanbul için fazla doğal ve sakin bir yer...

Çekim başlayana kadar deniz kenarında oturup şarkı söyledik böylece…

Dalga sesleriyle mest olduk arada geçen birkaç F16'ya rağmen derken aklıma bir önceki gece gördüğüm rüya geldi.

Dünkü gibi bir sahili gördüğüm bir rüyaydı.
Denizdeki balıkları beslemek için oraya gitmiştim ama öyle çok balık vardı ki balıklar sıkışıklıktan attığım yemlere ulaşamıyorlardı.
Tüm balıkların öldüğünü düşünüp üzüldüğüm sırada biraz hareketlenebildiler ve o an kapkaranlık gökyüzünde bir sürü uçak göründü.
Uçaklar başımın üzerinden geçerken arkalarında gökkuşağı bırakıyordu ve uçaklardan biri 90°'lik açıyla bana doğru inmeye başladı, en parlak gökkuşağı onunkiydi.

Erol’a anlattım ;
susup gülümsedi,gülümsedik.

Sonra radyoda çalan, bu ilk kez dinleyip beğendiğimiz şarkıyı hayallerini bir uçağın ardınaki gökkuşağına emanet edenlere gönderdik ;
http://fizy.com/#s/1dlp85

15 Ekim 2010 Cuma

ASLINDA BİZLER,WILLIAM


William Shakespeare der ki ;
"Aslında bizler rüyaların yapıldığı kumaştanız."

...ama bazılarımız %100 rüya yapımı, bazılarımız ise rüya katkılıyız.


Bunun ayrımını nasıl yaparız?

Hayallerinin peşinden koşuyorsan ama bunu saçma sapan bir hayalperestlikle değil ;
adımlarını sağlam bir şekilde atarak yapıyorsan sen %100 rüya yapımısın.
Rüya adam ya da rüya kadınsın, belki de rüya çocuk...
Şüphe yok ki yaşadığın aşk gerçek,
mesleğin senin her zaman hayalini kurduğun meslek,
ait olduğun yerde nefes alıyorsun.

...ama hayalleri sadece uykuya daha rahat dalmak için kullanıyorsan,
sevdiğin insana sevdiğini söyleyemiyorsan ve sırf başka birine bunu söylemek daha kolay diye herhangi başka biriyle birlikteysen,
çocukluğundan beri olmak istediğin şey olmak zor geldiği için kolay olan herhangi bir şey olduysan,
ait olduğun yerde olmak için çaba sarf etmiyorsan sen sadece rüya katkılısın.


Baloncuklarının içine hayallerini koyup uçurmayı becerebilen yüreklere ;
http://fizy.com/#s/1296mj

5 Ekim 2010 Salı

EMEK İÇİN BİRAZ EMEK

Ben İstanbul'da doğup büyümedim ve üç yıl öncesine kadar Emek Sineması diye bir sinema olduğundan haberim bile yoktu, yani, Emek Sineması benim yaşımdaki bir İstanbullu için yirmi bir yıldır orada ise ,
benim için bu süreç sadece üç yıl...

Yokluğunu birçok İstanbulludan daha da fazla hissedeceğim, o başka...


Üç sene önce bir gün o zamanki erkek arkadaşımla İstanbul'un soğuğuna daha fazla dayanamayacağımızı anlayıp sinemaya gitmeye karar vermiştik.
Seçimimizi  yaptık ;
"Avustralya” filmine gidecektik Emek Sineması'nda...

İçeri girdiğimizde sarı renkteki ekoseli ceketli çalışanları görüp garipsesek de sonrasında nevi şahsına münhasır bir yer olduğunu düşünüp çok da mutluluk duyduk orada olmaktan...
Buna müteakiben sinema salonuna girdiğimizde bizi karşılayan kocaman perdeleri ve ardında sakladığı o dev sinema perdesi karşısında kalakaldık.

Sonuç olarak da biz hem filme hem de Emek'e duyduğumuz hayranlıkla oradan ayrıldığımız sırada durup sinemanın adına yeniden baktım.

“Emek Sineması”
"İstanbul'da yeni öğrenilen güzel sinema ;
kafanda bir yere not düş bunu, Dila..."
*****
Bugün...

Emek Sineması kapanalı bir yıldan fazla oldu ve biz nisan ayından beri gerçek anlamda uğraşıyoruz hiç çıkarsız, “Emek Sineması yıkılmasın.” diye…
Yıkılmasın ki ,
"Filmekimi" ne, "Uluslararası İstanbul Film Festivali" ne ve daha nicelerine yeniden ev sahipliği yapabilsin.

Bundan önce hiç gitmediyseniz beni tam manasıyla anlamayacaksınız ama bundan sonra minicik olsa da bir gitme şansınız varken biraz daha duyarlı olun, lütfen...

"Bir şey diğerlerinden belirli bir kulvarda üstünse o tam olarak da durduğu yerde, o haliyle korunmalıdır ;
Emek Sineması'nı koru, Dila..."


Emek Sineması olarak kamuoyuna yansıtılan yıkım aslına bakarsanız Cercle d'Orient binasının yıkımıdır, Cercle d'Orient binası da gerçek bir tarih...
Üstelik bu bina yıkıldığında sadece Emek Sineması değil, bu binaya bağlı İnci Pastahanesi ve Rüya Sineması da yıkılacak.
Sanat, tarih, yaşanmışlık bir moloza ve sonra tarihi süsü verilmiş sevimsiz bir başka binaya dönüşecek.


Buraya kadar anlatabildiğime inanıyorum fakat buradan sonrasında benim de anlayamadığım, anlamlandıramadığım bir nokta var ;
“insanların duyarsızlığı"

Biz hiçbir zaman istemedik ki insanlar gidip kendilerini oraya zincirlesinler ama bir imza atmak,
İstanbul'u güzelleştiren ve çoğumuzun da süreklilikle arkasından, önünden, sağından, solundan geçtiğimiz bir binanın ve içinde barındırdığı sanata, tarihe, yaşanmışlığa dair her şeyin yıkımına karşı durup biraz ses vermek, 
bununla ilgilenmek, 
kendi varlığından başka bir şey için çaba sarf etmek, 
emek vermek...
Bütün bunlar neden bu kadar zor?


Sözde sanatla çok içli dışlı olan bir grup şöyle dahil oluyor konuya ;
-Gerçekten yıkılmayacağını mı düşünüyorsunuz?

Biz yalnızca yıkılmaması gerektiğini biliyoruz ve onlara da tam olarak bunu anlatmaya çalışıyoruz, hem gerçekten yıkılmayacağını düşünsek neden senin sesini de isteyelim?


Bazısı da tahminimce kendini rahatlatmak maksatlı şöyle açıklıyor durumu ;
-Biz karşısında dursak da yıkılacak.

Sen karşısında boş boş durursan, evet ;
gerçekten yıkılacak ama ne zaman bir ses verirsen bize,
biz senin sesini duyup yanımıza alırsak seni,
sesimiz büyürse...
Emek o gün kurtulur.


"Bir kişinin, yani, benim desteğimle mi kurtulacak, Emek…”
 dedin , duydum.
Arabanın ön koltuğunda otururken arabada yer olmadığı için yanına "BİR KİŞİ" daha gelirse bu seni rahatsız eder mi?
"BİR KİŞİ" sana bakarken soyunamaz mısın?
Hızla motorsiklet sürerken önüne "BİR KİŞİ" çıksa frene basmaz ya da aracın yönünü aniden değiştirmez misin?
Otobüs yolculuklarında yanında "BİR KİŞİ" oturmadığında yolculuk daha rahat mıdır?
Yarışmada ikinciyken önündekini "BİR KİŞİ"yi geçersen birinci olur musun?
Peki ya hayatına "BİR KİŞİ" girse ve seni çok sevse her şey daha güzel olmaz mı?

Sorularımdan çoğuna cevabın "EVET", değil mi?
Gördün mü, ne kadar da önemliymiş bu bir kişi...


Emek SinemasıHasankeyf3.köprü ;
hepsi aynı düşünceyle yok oluyor aslında ama o düşünceye karşı olursak bu defa, belki bir şeyleri değiştirebiliriz.

Belki bir cuma akşamı Emek Sineması'nda film izledikten sonra İnci Pastahanesi'ne gidip profiterol yerken,
Hasankeyf’i gidip yerinde görmeye karar verebiliriz ve biz buna karar verdiğimizde İstanbul'da 2.5 milyon ağaç hala köklerine bağlıysa sahip çıkabildik demektir.

Bunun için de bir kişi arıyoruz ;
mesela sen...

Bize katılmak istemez misin?

*****




7 Eylül 2010 Salı

GÖKKUŞAĞI KAÇIŞI

Yağmur yağıyor dışarıda ama bir taraftan nereden geldiğini bilmediğim bir ışık pencerenin kenarındaki yatağımdayken ben, saçlarıma ve sağ omzuma vuruyor.

Biraz şımardım böylece...



Güneş ne zaman yağmurun işine karışsa güzel bir şey olacak diye beklemişimdir hep, bizim "gökkuşağı" dediğimiz...

Yedi renkli bambaşka bir dünya konuk oluyor Dünya'ya...


Biraz durup etrafına bakındıktan sonra Dünya’daki siyaha dayanamıyor, kaçıp gidiyor uzaklara...
Renklerin hala var olduğu başka dünyalara…

ÇÜNKÜ SEN DİLA'SIN

-Yolda yürürken görüp bir parçasını aldığım hanımeli beni hayattaki birçok şeyden daha mutlu ediyor.
-Neden?
-Hanımeli çiçeğini sevdiğim için...
-Yanlış cevap verdin.

"Benim kendi zevklerimle ilgili söylediğim şeye karşı çıkmayacaksın herhalde..." diye nutuk atacağım esnada beni dinlemeyi aklının ucundan bile geçirmeden devam etti ;
"Hayattaki birçok şeye çocuk kalbiyle yaklaşıp onları tutkuyla sevdiğin için..."

*****

"Sofi'nin Dünyası" nda okumuştum sanırım ;
masanın üzerinde dururken aniden havalanan bir obje aynı masada oturan dört kişilik bir aileden büyük olan üç kişiyi bayıltabilirken yalnızca bebeği etkilemez,
bebek ona bakıp güler.

Bu nedenle bebek ve çocukların tepkilerini seviyorum çünkü o aniden havalanan obje onlara enteresan gelmezken bir kuş ilginç olabiliyor onların dünyasında...
Bir kuş çığlıklar atarak sevinmelerini sağlayabiliyor.
Bir kuş dünyaları verebiliyor onlara...

...ama sonra sıradanlaşıyor çocuk...
Uçan kuşun varlığı o büyüdükçe duyum eşiğinin altına düşüyor ve artık büyüyüp yetişkin bir birey olduğunda kuşların olmadığı bir dünya yaratıyor kendine,
cazibe merkezi maddeleşiyor.



Benim dünyamda kuşlar hala var ve ufacık şeylerle mutlu olabilmemi sağlayan da sanırım bu...

Yeni tanıştığım kişinin İstiklal Caddesi'ne yapılan yeni ışıklandırmanın masalsılığı ve yılbaşı öncesinin İstiklal Caddesi'ne harikulade yansımasına verdiğim tepkilere anlam veremeyip gülümseyerek "Sen hep böyle sevgi dolu musun?" sorusunun nedeni de sanırım buydu.

...ve benim onun donukluğu karşısında şaşırmamın da...



Bu gözle görülür fark başlarda tedirgin olmama neden olduysa da büyüyen arkadaşlarım arasında asimile olmamam beni mutlu ediyor şimdilerde çünkü son derece kendine has ve sentez bir dünyam olmasını sağladı.

Bana ait dünyada sevdiğim herkesle huzur ve mutlulukla yaşıyorum ;
bir de kuşlar var tabii...

*****

-Sen tamamen büyüme ama tamamen çocuk kalma da...
-Bunu nasıl yapacağım?
-Sen yaparsın çünkü sen Dila'sın.