16 Kasım 2011 Çarşamba

AŞK-I RÜYA


Görebileceğim en güzel rüyaydı.



Konservatuvarda olan arkadaşlarımın yanına gidiyorum, derslerine girmeye başlıyorum, zamanla konservatuvar öğrencisi oluyorum.

Her sabah taş kaldırımlardan inerek derse gidiyorum.

Beyaz masalarda bembayaz dişleri olan güzel gülüşlü insanlar oturuyor.
Uçarak merdivenlerden inerken çaylarına çarpıyorum, sonra gülümseyerek özür diliyorum.
Benimkinden daha da sıcak bir gülümsemeyle “Önemli değil.” diyorlar, “Bu arada günaydın…”
Karşılıklı gülüşerek merdivenleri inmeye devam ediyorum.
Yemyeşil çimenler üzerinde kocaman karahindibaların, kocaman papatyaların olduğu bir yere geliyorum, önünde de masmavi deniz...
Üzeri masmavi gökyüzü…
Benim içim gökkuşağı olmuş.

10 Kasım 2011 Perşembe

RENKLİ ANILAR



Yazı yazmak konusunda hayatımda ilk kez bu kadar zorlanıyorum.


*****

Okuma yazma öğrendiğim günden üniversiteye gidene kadar düzenli olarak günlük tuttum ama asıl önem verdiklerim yazı yazmak için tuttuğum defterlerdi.


Günlüklerimi bir buhran anında küvete doldurduğum suyun içine attım, küvette kalın kapaklı kocaman defterler duruyordu şimdi ilk hatırladığım…

İçlerindeki onca anı önce mavi olarak karıştı suya, sonra pembeler çıkmaya başladı.
Siyahlar sonra…
Kırmızı ve sarılar çıktı defterlerden…
Morlar, turuncular, yeşiller…

Yaşadığınız onca şey onca yıl bir küvetin içinde renk olarak duruyor,düşünsenize...
Yazıların hepsi harf harf, renk renk küvete akmış ;
sayfalar bomboş…
Yaşadığınız her şey çok boşmuş gibi beyaz ve boş sayfalar olarak kalmış şimdi elinizde...

O an üzülmüş müydüm?
-Hiç…


Şimdi üzülüyor muyum?
-Yine hiç…


Romantik bir yazıdan sıyrılıp reel düşündüğümde o defterleri zaten bir daha okumazdım, okusam da yaşadığım güzel şeyleri bırakıp kötülere sinirlenirdim çünkü güzel ve kötü aynı anda varsa ben kötüyü görmeyi tercih ederim.
O kadar defteri koyacak yerim de yoktu ayrıca…

Neden bu kadar reelim?
Anılar kafada,kalpte yaşarken senin hatırladığın halinle güzelmiş, onu gördüm çünkü…


Günlüklerimin akıbeti buydu.

Çok özenerek yazı yazdığım o özel defterlerin sonu ise benim kontrolümde gelmedi.
Taşınırken onları koyduğum kocaman koli kayboluverdi ve bir daha da bulunamadı maalesef…

Çocukluğumdan genç kız olduğum döneme kadar ve büyüme, büyümeye çalışma süreci içinde yazdığım her şey,
bir sürü yazı...

Öyle aşkla ilgili romantik prenses yazıları falan değil, asi gençlik yazıları hiç değil.
Bazısı bir şeyleri eleştiren, bazısı hayat kokan, bazısı masal tadında yazılar...
Boyumdan büyük ettiğim laflar…


Her neyse...

Durum böyle olunca artık bir yazı geçmişim kalmamıştı çünkü hayatımda karaladığım her şey artık yoktu.

Yeniden bir birikim yaratmak için adım atmak, bunun devamını getirmek, bunu birileriyle paylaşmak çok kolay olmayacak,
belki de hiç olmayacaktı artık...


Eskiden olduğu gibi yazdığım yazıları pıtır pıtır babama koşarak “Nasıl?” diye gösteremeyecektim de artık, çünkü üniversiteyi kazanmıştım ;
gitmiştim güzel,mavi gözlü adamın yanından…
Beni kamçılayacak hiçbir şey yoktu yani…
…ama sonra nasıl olduysa blog olayını keşfettim.

En güzel yanı da yazılara bir görüntünün, bir sesin eşlik edebiliyor olmasıydı benim inisiyatifimde...

Tamamen kendi dünyamı yaratabiliyordum burada ki bu yazı yazmaya yeniden adım atmak için inanılmaz çekici bir durumdu.

Eski ve zor olanı daha çok seven,
defter ve kalemi bilgisayar ve internete her zaman tercih edecek biri olsam da kendi dünyamı sergileyebileceğim ve çok daha fazla kişiye ulaşabileceğim için opsiyonlu olarak bilgisayar ve interneti seçtim de ben buralara nasıl geldim ya…

“Yazı yazamıyorum artık...” diye serzenişte bulunacakken baya baya döktürmüşüm, eskilere gitmişim, çocukluğuma kadar inmişim.
*****

Yazının tarihine inmeden bitirelim mi, güzel bir mesajla ya da en iyisi güzel bir şarkıyla...

Seçim yaptırmayacağım ;
her ikisi de sizin olsun :)



10 Ekim 2011 Pazartesi

YARIN SET GÜNÜ



Bu gördüğünüz haziran ayı sonundan yazıldı yarının tarihine,yani,11 Ekim 2011’e…


Bizim Yenge’de olacağıma inanılmaz inanıyordum o günlerde, halbuki benim dışımda görüşmeye çağrılan onlarca kişi vardı ve görüşmem muhteşem falan da geçmemişti aslında ama garip bir şekilde inanıyordum işte…


O zamanlar final haftamdı ve Endüstri İlişkileri sınavına hazırlanıyordum, arada da sıkılıp hayalimdeki evi falan çiziyordum bir kağıda…

Sonra böyle bir şey yapmak geldi aklıma, ajandamdan rastgele bir tarih seçip o güne haziran ayından bir not düşmek, başarabilirsem değerini daha da iyi bilebilmek için...

Başta olmasa da sonradan nasıl olduysa oldu, güzel bir enerji vardı da bana yardımcı oldu.

...ve bugün ajandama yarın ne işim varmış diye bakarken bu tatlı sürpriz çıkıverdi karşıma, üstelik yarın setim var :)


Hayatta yapmaktan en keyif aldığım şeyi yapma şansını yakaladım ben...
Bu benim için öyle zarif bir duygu ki ödüm kopuyor incitmekten, ona zarar gelmesin diye kendim incinmekten...

Doğru projeyi beklemiştim, hem de herkesten tepki alacak kadar fazla beklemiştim ve  beklediğim,istediğim oldu ;
uyanıp ona gideceğim yarın :)


Durum böyle olunca da müsaadenizle ben içimdeki bir küçük kıza teşekkür etmek istiyorum şimdi, sadece istediklerini elde etmeye çalıştığından ve onları almak uğruna başka yollara sapmadığından...


10 Ağustos 2011 Çarşamba

AVUÇ İÇİ KADAR MUTLULUK YETER




Müzik ve resimler içimde yazı yazma isteği yaratıyor ve bugünün ikinci yazısı 
 güzel bir müzik ve üç güzel resimle kaçınılmaz oldu.

Bu aslında bugün yazacağım tek yazıydı ama yazmaya hiç düşünmeden giriş yapınca az önceki yazı çıktı.
Kısa günün karı deyip çok karıştırmıyorum :)

*****

Bu yazıyı yazma nedenime gelince biraz günah çıkarmak, biraz da özeleştiri yapmak çünkü ben keyif alarak yaptığım ve hayatımı daha da güzelleştiren şeylere biraz hırs bulaştırdım ve önünü de alamadım.

Son zamanlarda da bundan oldukça rahatsızım çünkü bu hem yaptığım şeyden keyif almamın önüne geçiyor, hem de samimiyeti öldürüyor.
Bu ikisi olmayınca başarısızlık kaçınılmaz oluyor.
Başarısızlık arttıkça hırs artıyor ;
hırs artınca mutsuzluk ve stres hak getire…
Ucu bucağı olmayan, kısır bir döngü yani…



Ben ise,
bunu fark ettim ve artık önünü almaya çalışıyorum çünkü bu, beni yazdıklarımdaki benden farklı birine dönüştürdü.

Huzursuzluk, mutsuzluk, stres haline geldi o çok keyif aldıklarım…
Ben onları doğal gelişim sürecimde yaşamsal bir ihtiyaçla ve huzurlu, mutlu, rahat hissettirdiklerinden dolayı yaparken bir anda nedensizce gerekliliğe dönüştürdüğümü farkettim.


"Gerekliliğe dönüştürmek" nedir, bilir misin?

Örnek vererek açıklayayım ;
bir süre sonra “Oyunculuk yapmayı seviyorum.” cümlesi yerine “Oyunculuk yapmayı seviyorum ve buna devam etmek istiyorum ama nasıl, nasıl, nasıl?” cümlesini kurmaya başlıyorsun,yani,bir şeyleri fena halde kasıyorsun.

Sihirli olarak tabir ettiğin ve yapmaktan inanılmaz keyif aldığın bu şeylerin ise,
böyle bir düzene, plana oturtulmaya çalışıldığı dakika ne büyüsü kalıyor ne de samimiyeti…
Sonuç olarak da sen bir süre sonra o keyif aldığın şeyleri artık bu konuda özel biri olarak değil de çok sıradan bir şekilde sıradan biri olarak yapmaya başlıyorsun, daha doğrusu yapmaya çalışıyorsun.



Şarkı söylemeyi çok seviyorum ama bir konservatuvar eğitimine her zaman karşı oldum müzik söz konusu olduğunda çünkü o eğitimi alırsam kalbimden gelen her bir söz artık teorik bilgilerle kirlenecekti ,
kalbimdeki duygu yerini kafamda dönen notalara, ritme bırakacak ve bu tüm duyguyu öldürecekti sanki…

Dinleyene iyi ya da kötü gelmesi açıkçası umurumda bile değildi çünkü söyleyen kişi olarak o şarkı beni mutlu etmeliydi.
…çünkü ben mutlu olduğum için şarkı söylüyordum, şarkı söylemek beni mutlu ettiği için...
Kimse olmadan da şarkı söyleyebilirdim ,benim sevdiğim öz, şarkı söylemekti ;
şarkılarımı dinletmek ya da takdir edilmek değil.



Dans ederken de yaptım bunu ;
“Nasıl daha iyi yapabilirim?” diye sorup durdum kendime…
Halbuki kendime müziğe bıraksam en güzellerini yapabilecektim.



Fotoğraf çekilirken “Nasıl?” dedim , resim yaparken de...
...ama o an bilemedim, bugüne kadar yaptığım en güzel resimler ne yapacağımı bilmeyip düşünmeden kendimi bırakarak, vererek yaptıklarımdı.



Yazı bile yazamadım ve hatta okuduğum şeyleri de keyif almaktan çok bir şeyler öğrenmeye zorlayarak bitirmek için okumaya başladım.



Doğal olan süreçlere müdahale ettim,yani,bu derenin akış yönünü tersine çevirmeye, doğaya müdahale etmeye çalışmak gibi ve doğayla mücadele edemezsin.

Neticede de benim sahip olduğum doğanın doğa anası cezamı verdi ve ben çok sıradan bir bireye dönüşüverdim ama ne şanslıyız ki doğa ana affediciymiş. 



Dans, edebiyat, fotoğraf, müzik, oyunculuk, resim konusunda hiç profesyonel biri olmadım ;
sadece duyguma, yaptıklarıma, zevklerime güvendim,yaptım.

Bunlardan dolayı takdir edildim ki bu işin çok güzel bir yanı ama hepsinden önce ben bunları yaparken midemde kelebekler uçtu, mutluluktan öldüm.
Bu "en güzel yanı" ve bu en güzel yanı benim son zamanlarda"en göz ardı ettiğim"


Bunu fark etmek önemliydi,farkettim ve şimdi yeniden hiçbir amacım yok ;
sadece mutlu olduğum için tüm güzel olanları yapıyorum,yapacağım.

Bundan sonrasının ne getireceğini bilmeyeceğim,düşünmeyeceğim."Su akar, yolunu bulur." diyeceğim çocukluğumdaki halimle ,çocukluğumdaki gibi bir yürekle...


GÖKYÜZÜ ETKİSİ



Hayata onları masallarından mahrum ettiği için söylenen insanlar tanıyorum ;
çizgileri net gibi ama ne kadar net görünüyorsa
o kadar bulanık…
*****

Ben de aslında tam tersi olduğumu ve hayatın masalları konusunda şanslı fakat net olmak konusunda acayip yeteneksiz olduğumu düşünüyordum.

Kırmızı ve sarı yoktu, turuncu vardı benim için…

Ayırıp netleştiremiyordum ;
karıştırdıkça karıştırıyordum, tıpkı yediğim yemekler gibi…

Siyah ile beyaz desen,
gri olmuştu bile…
Onları da karıştırmıştım.


...ama bu kadar karışıklığa rağmen göğü ve yeri ayırabiliyordum.
Aslında belki de sadece onları karıştırmıyordum.
Gökyüzünü seviyordum çünkü,
yerle pek aram yoktu.



Gökyüzü güzeldi, serindi.
Gökyüzü kendine özgü kalabilmekti,özgürlüktü ;
yerdekiler evrimleşip kısıtlandıkça daha da özgürleşmekti.


…ve gökyüzü başlı başına netlikti aslında…


Renklerin içinde, renklere ait olduğun için renkleri birbirine delice karıştırmaktı.

http://www.youtube.com/watch?v=yPcdRmt5DP4

13 Temmuz 2011 Çarşamba

BENİ NE GÜLDÜRÜR?




***6 yaşındayım.

Annem, babam, ben pizza yemeye gitmişiz.
Yan tarafımızda bir masa, masada da bizim gibi bir aile ve benim yaşlarımdaki oğulları var.

Bizimkiler bana pizza yedirirken ben de karşı masadaki o çocukla bakışıyorum falan derken hava atmak için mi, nedense sandalyeyi geri yatırıp iki bacağı üzerinde durmaya başlıyorum ama bu çok uzun sürmüyor.
Çocuğu gören gözlerimde yeni bir manzara beliriyor ;
pizzacının tavanı…

*****

***Ortaokuldayken “kerane” kelimesinin anlamını bilmeyen Şahika'nın sınıfta ders esnasında çok ses olması üzerine verdiği tepki ;
“Arkadaşlar…
Burası kerane değil ;
sessiz olun…”

*****

***Yine ortaokuldan bir anı geliyor ,
bu dünyaya nasıl geldiğimizi öğrenmemin hikayesi...

Ender : Olacak O Kadar'daki "Okey" skecini izlediniz mi ?

Bu esnada herkes muhabbete katılıp skeç hakkında konuşmaya başlıyor ama ben konuya bir türlü adapte olamıyorum ve şu cümleyle konuya dalıyorum ;
"Ne alaka…
Hiç komik değil."

Ender bana anlatıyor fakat ben ısrarla bağlantı kuramıyorum ve Ender olayın fitilini ateşleyen soruyu soruyor ;
"Dila…
Okey ne ama oyun olmayan, hani o reklamlardaki…"
Ben : Kitap…
Ender : Kitap mı?
Okey prezervatif,Dila...

Biraz durup düşündükten sonra ikinci ısrarlı tepkim ;
"İyi de skeç hala çok saçma…"

Ender artık son çare ;
"Prezarvatif ne,Dila…"
Ben : Jenaratör gibi bir şey…
Topluluk : ...???!!!???...

*****

***Bu olayın akabinde bana çocuğun nasıl yapıldığını anlatan Çişe, Ender, Ertan, İlayda, İrem’e ilk tepkim “Annemle babam benim için nelere katlanmış.” oluyor.

*****

***Liseye geçiyoruz şimdi…

Bir maça kaçma günü…

Maça kaçmayı gurur haline getirmiş bünyemin başına gelenler aşağıdaki gibidir :
1.Maça kaçarken arka bahçenin demirlerinden atlayan benim, eteğimin demirlere takılması ve duyduğum cart sesiyle arkama dönüp baktığımda gördüğüm ekose deseni…

Eteğimi toparladığımda bu sefer “gördüğüm” maça kaçan bizi penceren izleyen çömezler,
“duyduğum” kahkahaları…

2.Duvardan atlayayım derken çamura atlamam ve koşarken bacağıma takılıp çorabımı yırtan çivi…

3.Maçta karşılaştığımız müdür yardımcımız Ali Levent Göl'ün üzerimdeki çamurlar ve yırtıkları görüp verdiği tepki ;
“Bu ne hal,Dila ;
Survivor’a mı katıldın ?”

Ben : Maça kaçacağız diye kem küm…
Ali Levent Göl : Bana sorsanız ben izin verirdim.
Ben : !!!

*****

***Bir başka maç günü…

Hiç akıllanmadık, yine maça kaçıyoruz.

Arka bahçeye pencereden çantaları attığımız esnada çanta fırlatma sırası bana geliyor, çantayı fırlatıyorum, arka bahçede devriye gezen bir başka müdür yardımcımız Mustafa Arslan’ın sesini duyuyoruz.

Duyalım,evet ;
“A…. s…..”
(Çantayı kafasına atmışım.)

*****

***İlk aşkımla buluşmuşum, ilk buluşmalarımız, deli gibi kar yağıyor. Nasıl romantik!

Gezerken bir televizyon kanalının muhabiri gökten düşer gibi yanımıza geliyor, yoğun kar yağışıyla ilgili düşüncelerimizi almak istiyor.

Birinci Vaka : Kaçmak için hızlı adımlarla yürürken kaldırım hizasındaki karı da kaldırıma dahil sanıp adım atarak,
kaldırım standartlarına uymayacak kadar yüksek o kaldırımdan -ki bence uçurum standartlarına daha uygundu- aşağı uçuyorum.

İkinci Vaka : Bu çok saçma ama düşüp kara gömüldüğüm yerden kalktığımda yerde T işareti bıraktığımı görüyorum.

Sonra bir flashback : Havadayım, adeta Hazreti İsa’yım, az sonra çarmıha gerileceğim.
O eller niye iki yanda, Dila…
insanda hiç mi refleks olmaz?

Üçüncü Vaka : Bize yaklaşan muhabir yoğun kar yağışıyla ilgili düşüncelerimizi almak için attığı adımı “Vatandaşımız mağdur.” cümlesiyle bitiriyor.

Tabii ki mağdurum, rezil olmuşum çocuğa…

*****

***Arabayla Ordu’dan İstanbul’a gidiyoruz, mola verip tuvalete hücum ediyoruz ama asıl sürpriz beni tuvalet çıkışında bekliyor.

Tuvalet parası için kapıda bekleyen adam bana bakıp şu talihsiz açıklamayı yapıyor ;

“Buradan ne alıyoruz, hanımefendi..."

*****

***Ben bir zaman karbonmonoksitten zehirlendim ve hastanede gözlerimi açtığımda biraz etrafıma bakınıp verdiğim ilk tepki de şuydu ;
"Bunu yanlış parmağa takmışsınız yalnız, işaret parmağından daha iyi sonuç verir."

Bundan sonraki konuşma şöyle gelişti ;
Doktor : Doğru söylüyor.
Tıp mı okuyorsunuz ?
Ben : İşletme…
Doktor : Hasta gayet iyi, normal odaya alabiliriz.

*****

***Bunun akabinde hastanede polis ifademi almak için yanımda ;
Polis : Bacanız var mı ?
Ben : Onun bu olayla ne alakası var ?
Polis : Çok alakası var.
Bacanız var mı ?
Ben : Var ;
bir tane, Cansın…
Polis : Cansın?
Ben : Kardeşimin adı...
Polis : Kardeşiniz mi ?
Ben : “Bacınız var mı?” demediniz mi ?

*****

***Hastahane canı sıkıldığı için göğsüne takılan kalp ritmini gösteren alete ve ekranına sarıp,
kalp ritmindeki değişimleri görmek için nefesini tutan ve bunu oksijen desteği alırken yapacak kadar aptal tek insan da bendim üstelik…

*****

***Bakırköy minibüsündeyim, telefonum çalıyor, açıyorum ama telefondaki ses minibüsün gürültüsünde ancak bu kadar duyuluyor ;
Dila … … Ben Sabri … … … Staj … ...”

“Sabri” yi duyunca arkadaşım arıyor diye sazan gibi atlıyorum ;
“Sabri’ciğim ;
şu an minibüsteyim. Çok fazla ses var,duyamıyorum. İndiğimde arayayım seni...
Bu senin yeni numaran mı bu arada?”

Minibüsten inip numarayı geri aradığımda hala gülen o İK çalışanının cümleleri tamamlanmış haliyle ;
“Dila Hanım…
Ben Sabri Özel’den arıyorum staj için…”

Durumu toparlayıp cevap vermeye çalışan ama konuya hala çok hakim olmayan ben ;
“Kusura bakmayın. B
en minibüsteki sesten… Çok özür dilerim ya…
Neyse...
Ne demiştiniz?
Eyüp Sabri Tuncer mi?"

*****

***Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin kütüphanesine gideceğim.”

Aradan zaman geçiyor ve taksici ;
“Tıp mı okuyorsunuz?” diye soruyor.
Ben : Hayır…

Elimdeki hukuk notlarını gören taksici evrenin sırrını keşfetmiş bir ifadeyle ;
“Hukuk okuyorsunuz.” diye buyuruyor.
Ben : Hayır…

Taksici artık iyice meraklanıyor ve patlıyor ;
“Ne okuyorsunuz o zaman…”
Ben : İşletme…
Taksici : Şimdi siz Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin kütüphanesinde hukuk çalışacak bir işletmeci misiniz ?
Ben : Oha…

*****

***Bunu yazdığım için beni öldüreceğini düşündüğüm Pınar’ın Maybelline New York’un toniğini kullanıp bir taraftan da ürünü incelerken gayet aşağılayıcı kurduğu cümle ;
“Gerizekalılar…
Maybelline New York Danışma Hattı yapmışlar ;
sanki bir şey olsa ben New York’u arayacağım."

Ben : ...???...

25 Mayıs 2011 Çarşamba

MERHABA



Uzun zamandır yazamadığımın farkındayım ama nedenlerim var, üstelik de geçerli nedenler…

İlk olarak bir süreliğine bloglarımız kapatıldı ve sesimiz kesildi bildiğiniz gibi…

İkinci olarak ise ,
kendime daha çok şey katmak istedim ki daha da güzel yazayım, farklı konulara da değineyim.
Her yazım bir diğerinin genlerini taşımasın.


Sonrasında da bol derginin, gazetenin, kitabın, sinemanın, tiyatronun olduğu bir dönem başladı benim için derken kendimi Akademi 35 Buçuk’ta oyunculuk eğitimi alırken buldum.

Bir süre sonra “Artık yazmaya yeltensem fena olmaz.” iç sesleri kafamda yükseldiğinde de bu defa zaman bulamadım ;
kurs, okul, spor tüm zamanımı aldı.
Uzun lafın kısası yazı yazamadığım bu dönem aslında verimli geçti, öyle ki araya iki kısa fim ile bir konser dahi sıkıştırabildim.
Bugün ise ,
uzun zaman ihmal ettiğim bloğuma gittiğimden de dolu döndüm.


Artık buralardayım zaman buldukça, zaman buldukça çünkü zamanımı alan her şey hayatımda hala var ve hala hiç zamanım yok.
…ama en kısa zamanda yeniden burada olmak için çabalayacağım.

*****


Güzel olanı yaşayın :)


24 Şubat 2011 Perşembe

ZAMAN MAKİNESİ - ŞARKILAR



“Zaman Makinesi - Kokular” yazımdan sonra bir de “Zaman Makinesi - Şarkılar”
Bu daha da yaşanılası bir durum, kokulardan daha etkili ve o kadar gerçek ki…

*****

Hayatımın her dönemi için bir ya da birkaç şarkım oldu bugüne kadar ama sonradan fark ettim ki acı çektirmediği,yani,bir yeri, kişiyi, olayı hatırlatırken canını yakmadığı sürece şarkılar senin olabiliyor ancak…

…ama yine de,
senden çalınan şarkı çok uzaklardan dönebiliyor artık üzülmediğinde…


Kokular için ne söylediysem şarkılara on mislini kendimden çok daha emin bir şekilde söyleyebilirim aslında çünkü şarkılar tıpkı kokular gibi seni dağıtabilir ve/veya toparlayabilir, hatta bazen öyle bir güçlüdür ki kokuları bile çağırabilir çok eskilerden…

Şarkılar seni, yaşadıklarını, hayatını anlatır.
Şarkılar kendini kaybettirir, sonra yine şarkılar kendini armağan edebilir sana…


Kokular için ne söylediysem şarkılara on mislini kendimden çok daha emin bir şekilde söyleyebilirdim,evet ama söylemeyeceğim.
...çünkü kokulardan sihirlidir şarkılar ve çok konuşursak kelimelerimiz kovalar sihrini...

http://www.youtube.com/watch?v=hUYzQaCCt2o