10 Ağustos 2011 Çarşamba

AVUÇ İÇİ KADAR MUTLULUK YETER






Bu yazıyı yazma nedenim biraz günah çıkarmak, biraz da özeleştiri yapmak çünkü hayatımı daha da güzelleştiren keyif alarak yaptığım her şeye biraz hırs bulaştırdım ve önünü alamadım.

Son zamanlarda da bundan oldukça rahatsızım çünkü bu hem yaptığım şeyden keyif almamın önüne geçiyor hem de samimiyeti öldürüyor.

Sonra huzursuzluk, mutsuzluk, stres haline geliyor o çok keyif alarak yaptıklarım... 

Örnek vererek açıklıyorum.
Bir süre sonra “Oyunculuk yapmayı seviyorum.” cümlesi yerine “Oyunculuk yapmayı seviyorum ve buna devam etmek istiyorum ama nasıl, nasıl, nasıl?” cümlesini kurmaya başlıyorsun. Yapmaktan keyif aldığın bu şeylerin böyle bir düzene, plana oturtulmaya çalışıldığı dakika ne büyüsü kalıyor ne de keyfi… Sonuç olarak da sen bir süre sonra o keyif aldığın şeyleri artık bir projeden ibaret görmeye başlıyorsun ve unutuyorsun verdiği güzel hisleri...

Şarkı söylemeyi çok seviyorum.
Bir konservatuvar eğitimine her zaman karşı oldum çünkü o eğitimi alırsam kalbimden gelen şey artık teorik bilgiyle kirlenecek, duygu yerini kafamda dönen notalara bırakacak ve böylece ölecekti sanki...
Dinleyene nasıl gittiği açıkçası umurumda değildi, şarkı söyleyen olarak önce beni mutlu etmeliydi çünkü ben şarkı söylemek beni mutlu ettiği için şarkı söylüyordum.
Kimse olmadan da şarkı söyleyebilirdim çünkü benim sevdiğim öz şarkı söylemekti, şarkılarımı dinletmek ya da takdir edilmek değil.

Dans ederken de yaptım bunu...
“Nasıl daha iyi yapabilirim?” diye sorup durdum kendime… Halbuki kendime müziğe bıraksam en güzellerini yapabilecektim.

Fotoğraf çekilirken de “Nasıl?” dedim, resim yaparken de ama bugüne kadar yaptığım en güzel resimler ne yapacağımı bilmeyip düşünmeden, kendimi bırakarak yaptıklarımdı.

Okuduğum şeyleri de keyif almaktan çok bir şeyler öğrenmeye çalışarak veya bitirmek için okumaya başladım.

Yani benim için doğal süreçlere müdahale ettim.

Dans, edebiyat, fotoğraf, müzik, oyunculuk, resim konusunda hiç profesyonel biri olmadım;
sadece duyguma, yaptıklarıma, zevklerime güvendim ve yaptım.

Bunlardan dolayı takdir edildim ama tüm bunlardan önce ben bunları yaparken midemde kelebekler uçtu, mutluluktan öldüm.
Bu "en güzel yanı" ve bu en güzel yanı benim son zamanlarda"en göz ardı ettiğim" Bunu unuttum. Fark etmek önemliydi, farkettim ve şimdi yeniden hiçbir amacım yok.
Sadece mutlu olduğum için tüm güzel şeyleri yapıyorum, yapacağım.

Bundan sonrasının ne getireceğini bilmeyeceğim, düşünmeyeceğim.
"Su akar, yolunu bulur." diyeceğim çocukluğumdaki halimle, çocukluğumdaki gibi bir yürekle...


13 Temmuz 2011 Çarşamba

BENİ NE GÜLDÜRÜR?

6 yaşındayım.

Annem, babam, ben pizza yemeye gitmişiz.
Yan tarafımızda bir masa, masada da bizim gibi bir aile ve benim yaşlarımdaki oğulları var.

Bizimkiler bana pizza yedirirken ben de karşı masadaki o çocukla bakışıyorum derken çocuğu etkilemek için sandalyeyi geri yatırıp iki bacağı üzerinde duruyorum ama uzun sürmüyor.


Çocuğu gören gözlerimde yeni bir manzara beliriyor;
pizzacının tavanı…

*****

Ortaokuldayken “kerane” kelimesinin anlamını bilmeyen Şahika'nın sınıfta ders sırasında çok ses olması üzerine verdiği tepki;
“Arkadaşlar…
Burası kerane değil;
sessiz olun!”

*****

Ortaokuldan bir anı geliyor;
bu dünyaya nasıl geldiğimizi öğrenmemin hikayesi...

Ender: Olacak O Kadar'daki "Okey" skecini izlediniz mi ?

Bu esnada herkes muhabbete katılıp skeç hakkında konuşmaya başlıyor ama ben konuyu bir türlü idrak edemiyorum ve şu cümleyle konuya dalıyorum;
"Ne alaka? Hiç komik değil."

Ender bana anlatıyor ama ısrarla bağlantı kuramıyorum.
Sonra Ender olayın fitilini ateşleyen soruyu soruyor;
"Okey ne ama oyun olmayan, hani o reklamlardaki…"

Ben: Kitap…
Ender: Kitap mı? Okey prezervatif, Dila!

Biraz durup düşündükten sonra tepkim;
"İyi de skeç hala çok saçma!"

Ender artık son çare;
"Prezarvatif ne, Dila?"

Ben: Jenaratör gibi bir şey?
Topluluk: ...???!!!???...

*****

Liseye, maça kaçtığımız bir güne gidiyoruz.

Maça kaçmayı ölüm kalım meselesi haline getiren bünyemin başına gelenler aşağıdaki gibidir:
1. Maça kaçarken arka bahçenin demirlerinden atlayan benim, eteğimin demirlere takılması ve duyduğum cart sesiyle arkama dönüp baktığımda gördüğüm ekose deseni…

2. Duvardan çamura atlamam ve koşarken bacağıma takılıp çorabımı yırtan çivi…

3. Maçta karşılaştığımız müdür yardımcımızın üzerimdeki çamur ve yırtıkları görüp verdiği tepki;
“Bu ne hal,Dila? Survivor’a mı katıldın ?”

Ben: Maça kaçmak... Kem küm…
Ali Levent Göl: Bana sorsanız ben izin verirdim.
Ben: !!!

*****

Lisedeyim.

İlk aşkımla buluşmuşum.
İlk buluşmalarımızdan ve deli gibi kar yağıyor. Nasıl romantik!

Gezerken bir televizyon kanalının muhabiri gökten düşer gibi yanımıza geliyor, yoğun kar yağışıyla ilgili düşüncelerimizi almak istiyor.

1. Kaçmak için hızlı adımlarla yürürken kaldırım hizasındaki karı kaldırımın devamı sanıp adım atarak,
kaldırım standartlarına uymayacak kadar yüksek o kaldırımdan aşağı uçuyorum.

2. Bu çok saçma ama düşüp kara gömüldüğüm yerden kalktığımda yerde T işareti bıraktığımı görüyorum.

Sonra bir flashback: Havadayım VE Rio de Janerio'daki İsa heykeli gibi kollarımı iki yana açmışım ama neden? İnsanda hiç mi refleks olmaz?

3. Bize yaklaşan muhabir yoğun kar yağışıyla ilgili düşüncelerimizi almak için attığı adımı “Vatandaşımız mağdur.” cümlesiyle bitiriyor.

Tabii ki mağdurum, rezil olmuşum.

*****

Üniversiteyi kazandım, arabayla İstanbul’a gidiyoruz.

Mola yerinde tuvalete gidiyorum ama asıl sürpriz tuvalet çıkışında bekliyor beni...

Tuvalet parası için kapıda bekleyen adam bana bakıp şu talihsiz açıklamayı yapıyor;

“Buradan ne alıyoruz?"

*****

Ben bir zaman karbonmonoksitten zehirlendim ve hastanede ifademi almak için yanıma
 bir polis memuru geldi.

Polis: Bacanız var mı?
Ben: Onun bu olayla ne alakası var?
Polis: Çok alakası var. Bacanız var mı ?
Ben: Var bir tane: Cansın…
Polis: Cansın?
Ben: Kardeşimin adı...
Polis: Kardeşiniz mi?
Ben: “Bacınız var mı?” demediniz mi?

*****

Bakırköy minibüsündeyim.

Telefonum çalıyor, açıyorum ama telefondaki ses minibüsün gürültüsünde ancak bu kadar duyuluyor;
Dila … … Ben Sabri … … … Staj … ...”

“Sabri” yi duyunca arkadaşım arıyor diye anlamadan, dinlemeden atlıyorum;
“Sabriciğim!
Minibüsteyim. Çok fazla ses var, duyamıyorum. Seni indiğimde arayayım.
Bu arada bu senin numaran mı?”

Minibüsten inip numarayı geri aradığımda hala gülen o ses:
“Dila Hanım…
Ben Sabri Özel’den arıyorum staj için…”

Durumu toparlayıp cevap vermeye çalışan ama konuya hala çok hakim olmayan ve üstelik panik de olan ben;
Ben minibüsteki sesten anlayamadım. Çok özür dilerim ya… Hay Allah!
Neyse, ne demiştiniz? Eyüp Sabri Tuncer mi?"

*****

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin kütüphanesine gideceğim.”

Aradan zaman geçiyor ve taksici “Tıp mı okuyorsunuz?” diye soruyor.
"Hayır." diyorum.

Bu sefer elimdeki hukuk notlarını görüp “Hukuk okuyorsunuz.” diyor.
"Hayır." diyorum.

Taksici artık iyice meraklanıyor ve patlıyor;
“Ne okuyorsunuz o zaman?”

Ben: İşletme…
Taksici: Şimdi siz Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin kütüphanesinde hukuk çalışacak bir işletmeci misiniz?
Ben: Oha…

*****

Yurtta kaldığım dönem oda arkadaşım Pınar’ın Maybelline New York’un toniğini kullanıp bir taraftan da ürünü incelerken gayet aşağılayıcı kurduğu cümle;
“Gerizekalılar!
Maybelline New York Danışma Hattı yapmışlar. Sanki bir şey olsa ben New York’u arayacağım."