10 Ağustos 2011 Çarşamba

AVUÇ İÇİ KADAR MUTLULUK YETER




Müzik ve resimler içimde yazı yazma isteği yaratıyor ve bugünün ikinci yazısı 
 güzel bir müzik ve üç güzel resimle kaçınılmaz oldu.

Bu aslında bugün yazacağım tek yazıydı ama yazmaya hiç düşünmeden giriş yapınca az önceki yazı çıktı.
Kısa günün karı deyip çok karıştırmıyorum :)

*****

Bu yazıyı yazma nedenime gelince biraz günah çıkarmak, biraz da özeleştiri yapmak çünkü ben keyif alarak yaptığım ve hayatımı daha da güzelleştiren şeylere biraz hırs bulaştırdım ve önünü de alamadım.

Son zamanlarda da bundan oldukça rahatsızım çünkü bu hem yaptığım şeyden keyif almamın önüne geçiyor, hem de samimiyeti öldürüyor.
Bu ikisi olmayınca başarısızlık kaçınılmaz oluyor.
Başarısızlık arttıkça hırs artıyor ;
hırs artınca mutsuzluk ve stres hak getire…
Ucu bucağı olmayan, kısır bir döngü yani…



Ben ise,
bunu fark ettim ve artık önünü almaya çalışıyorum çünkü bu, beni yazdıklarımdaki benden farklı birine dönüştürdü.

Huzursuzluk, mutsuzluk, stres haline geldi o çok keyif aldıklarım…
Ben onları doğal gelişim sürecimde yaşamsal bir ihtiyaçla ve huzurlu, mutlu, rahat hissettirdiklerinden dolayı yaparken bir anda nedensizce gerekliliğe dönüştürdüğümü farkettim.


"Gerekliliğe dönüştürmek" nedir, bilir misin?

Örnek vererek açıklayayım ;
bir süre sonra “Oyunculuk yapmayı seviyorum.” cümlesi yerine “Oyunculuk yapmayı seviyorum ve buna devam etmek istiyorum ama nasıl, nasıl, nasıl?” cümlesini kurmaya başlıyorsun,yani,bir şeyleri fena halde kasıyorsun.

Sihirli olarak tabir ettiğin ve yapmaktan inanılmaz keyif aldığın bu şeylerin ise,
böyle bir düzene, plana oturtulmaya çalışıldığı dakika ne büyüsü kalıyor ne de samimiyeti…
Sonuç olarak da sen bir süre sonra o keyif aldığın şeyleri artık bu konuda özel biri olarak değil de çok sıradan bir şekilde sıradan biri olarak yapmaya başlıyorsun, daha doğrusu yapmaya çalışıyorsun.



Şarkı söylemeyi çok seviyorum ama bir konservatuvar eğitimine her zaman karşı oldum müzik söz konusu olduğunda çünkü o eğitimi alırsam kalbimden gelen her bir söz artık teorik bilgilerle kirlenecekti ,
kalbimdeki duygu yerini kafamda dönen notalara, ritme bırakacak ve bu tüm duyguyu öldürecekti sanki…

Dinleyene iyi ya da kötü gelmesi açıkçası umurumda bile değildi çünkü söyleyen kişi olarak o şarkı beni mutlu etmeliydi.
…çünkü ben mutlu olduğum için şarkı söylüyordum, şarkı söylemek beni mutlu ettiği için...
Kimse olmadan da şarkı söyleyebilirdim ,benim sevdiğim öz, şarkı söylemekti ;
şarkılarımı dinletmek ya da takdir edilmek değil.



Dans ederken de yaptım bunu ;
“Nasıl daha iyi yapabilirim?” diye sorup durdum kendime…
Halbuki kendime müziğe bıraksam en güzellerini yapabilecektim.



Fotoğraf çekilirken “Nasıl?” dedim , resim yaparken de...
...ama o an bilemedim, bugüne kadar yaptığım en güzel resimler ne yapacağımı bilmeyip düşünmeden kendimi bırakarak, vererek yaptıklarımdı.



Yazı bile yazamadım ve hatta okuduğum şeyleri de keyif almaktan çok bir şeyler öğrenmeye zorlayarak bitirmek için okumaya başladım.



Doğal olan süreçlere müdahale ettim,yani,bu derenin akış yönünü tersine çevirmeye, doğaya müdahale etmeye çalışmak gibi ve doğayla mücadele edemezsin.

Neticede de benim sahip olduğum doğanın doğa anası cezamı verdi ve ben çok sıradan bir bireye dönüşüverdim ama ne şanslıyız ki doğa ana affediciymiş. 



Dans, edebiyat, fotoğraf, müzik, oyunculuk, resim konusunda hiç profesyonel biri olmadım ;
sadece duyguma, yaptıklarıma, zevklerime güvendim,yaptım.

Bunlardan dolayı takdir edildim ki bu işin çok güzel bir yanı ama hepsinden önce ben bunları yaparken midemde kelebekler uçtu, mutluluktan öldüm.
Bu "en güzel yanı" ve bu en güzel yanı benim son zamanlarda"en göz ardı ettiğim"


Bunu fark etmek önemliydi,farkettim ve şimdi yeniden hiçbir amacım yok ;
sadece mutlu olduğum için tüm güzel olanları yapıyorum,yapacağım.

Bundan sonrasının ne getireceğini bilmeyeceğim,düşünmeyeceğim."Su akar, yolunu bulur." diyeceğim çocukluğumdaki halimle ,çocukluğumdaki gibi bir yürekle...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder